Kategori arşivi: Yaşam

Şeytan Kedileri Sevmez …Çünkü ;

Siyah kediler oldum olası batıl inanca göre sevilmezler.Uğursuz görülürler.Önümüzden siyah kedi geçtiği zaman başımıza bela kaza geleceği sanılır.
Aynı zamanda bazı kesimler siyah kedileri Şeytanın kedisi olarak düşünür.Bu yüzden geçmişten bugüne resimli tefsirlere göre büyücülerin ve cadıların yanında hep siyah kedi figürü olur..Halbuki şeytan hiçbir kediyi sevmez.Çünkü kedilerin gözlerinde iki ayrı perde vardır.Kediler bu tarafı da diğer tarafı da gören gözlere sahiplerdir.Kediler kendini sevmeyen şeytanı gördüğü için şeytani varlıklara kafa tutan canlılardır.
Şeytan kedileri sevmez, çünkü siyahı da beyazı da dahil her renkten kediler şeytanın çocuklarına saldırır ve sahiplerini ifrit enerjilerden korurlar.
Tutun ki sizin kendi içinizde var olan şeytani enerjiyi ( yani kötü kalpliliğinizi) bile hissettiği an size karşı tüylerini kabartır tavır alır.Size yaklaşmaz tıslar.Çünkü her insan biraz şeytan biraz melektir.Ve insanın şeytanı da meleği de özündedir.
Bir diğer hurafe de Allah’ın insandan önce yarattığı enerjisel boyutsal varlıkların kedi ve köpeklerin içine girdiği konusudur.
Burada gizli ilimlerin kapısını aralamayacağım tabi ki ,korkuya neden olan, bilinen yanlışları düzeltmek amacıyla konumuzla ilgili kısmından doğru bilgileri aktaracağım.Yaratılmış hiçbir kafir enerjisel varlık evlerde yaşayan kedi ve köpeklerin içine girerek sahibine karşı saldırganlaştırmaz..Sadece sokaklarda kılığına girer,kedi ve köpeklerle cinsel münasebette bulunmak adına sadece kedi ve köpeklere gözükürler,sonra da çekilip giderler..Bu gelişen durumu ise insanlar 3 boyutlu gözleri perdeli varlık oldukları için göremezler.
Kedilerimizin evlerimize gelen insanların bazılarına hırçınlık yaptığını rahatsız olduğunu biliriz.Bu durumda da kediler bu tür bir varlığın sinyalini aldığı için tüylerini kabartır hırçınlaşır ve o gelen insanı evi sahiplendiği için o evde istemez.Evlerimizdeki kediler bu durumlar için bir tür radar görevi görürler.
İmanı sağlam insanlar içinse bu durumlar korkulacak bir durum değildir.Kedilerde bu özellikleriyle korkulacak ya da sevilmeyecek canlılar değillerdir.
Bir diğer konu da kedilerin gözlerinin karanlıkta ya da düşük ışıklı ortamda parlaması ya da kırmızılaşması durumudur.Bu durum bazı insanları ürkütür.Halbuki bu durum ürkülecek bir durum değildir.Kediler noktürnal yani gündüzleri dinlenen, geceleri faal olan canlılardır.Alacakaranlık kuşağı canlılarıdır.Kedilerin gözünde tapetum lucidum adı verilen ve ışığı yansıtan bir tabaka vardır. Bu tabaka kedilerin çok düşük ışıklarda bile görebilmesini sağlar.Gözleri bu yüzden parlar..Kedinin retinasında insanlara kıyasla daha fazla sayıda çubuksu retina hücresi vardır. Bu hücreler görüş açısının yanı sıra gece görüş yeteneğini de artırır. Bir kedinin gece net olarak gördüğü bir cismi insanın aynı netlikte görmesi için 6 kat daha fazla ışık gereklidir.
Neymiş o zaman ; “tapetum” denilen organ gece görüşünü ve gözlerin parlamasını sağlıyormuş.Yani öyle bilindiği üzere kedilerin gözlerinin parlaması içine herhangi bir varlık kaçtığı için değilmiş.
Bazı insanlar kedilerin gözlerindeki göz bebeğinin şeklinden korkarlar ve vampiri andırdıklarını söylerler.Bizler gibi dairesel bir göz bebeği yerine, kedilerin göz bebekleri dikey bir elips şeklindedir.Kedilerin gözlerindeki ortada duran vampir gözünü andıran elips şeklinin büyümesi durumu ise bir kedi bir av belirleyip atağa geçtiği zaman,birde ışık yetersizliğinde kendini güvende hissetmediği zaman büyür.
Dedik ki kediler bu dünyayı da diğer boyutları da görebilen gözlere sahiptir dedik.Fakat bu demek değildir ki kediler karanlıkta her şeyi görebilirler..
Tam aksine siyah perdeli bir oda da zifiri karanlıkta kapalı kaldıkları zaman hiçbir şey göremezler,bu yüzden zifiri karanlıklar her kediyi korkutur, strese sokar.Bulundukları ortamı işaretlemek ve kokusunu bırakmak içinde oda içinde dışkılama yaparlar.Yani bir kedi besliyorsanız terbiye ve ceza sistemi olarak bu sistemi sakın ama sakın denemeyin.
Toplumca bilinen bir diğer yanlış bilgi de kedilerin nankörlüğü konusudur.Kediler diktatörlüğe gelemeyen,ceza sistemine ve şiddete uyum sağlamayan,tıpkı Ahmet Kaya gibi kurallara baş kaldıran canlılardır.Çok üstüne giderseniz de Che Guevara gibi kendi devrimini uygulayacaklardır.Bu yüzden de insanlar tarafından hep yanlış anlaşılmışlar ve nankör olarak tanınmışlardır.
İşinize gelirse arkadaş, siyahı da,beyazı da,sarısı da her renkten ve cinsten yaratılmış olan kankalarımız böyle yaratılmışlar işte.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Elementlerin Dansı

Yeryüzünde var olan dengesizlikleri herkes görür ve ifade eder.Aslolan dengeyi sağlamak için ne yapılması gerektiğini bilmektir.Bunun içinde elementleri fark etmemiz ve görmemiz gerekir.Elementlerin dansını tanımlamak güzel bir şey olsa gerek.
Düşünsenize Ağaç,Ateş,Toprak,Su ve Metal renkleriyle,şekilleriyle ve özellikleriyle bir kombinasyon altında birleşerek bizlere bir ifade dili kullanıyorlar.
Biz çevremizde var olan dengesizlikleri görürken onlarda bize dengeyi sağlayabilmek adına yapılması gerekenleri bu ifade diliyle aktarıyorlar.
Tabi ki bunun için elementlerle iletişim içinde kalarak seslerini duymak gerek.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Tarafını Seç ! Şeytan mısın, Melek mi ?

Hiç düşündünüz mü bilmiyorum.Çok sık duymaya başladığımız hayvanlara tecavüz ve şiddet hikayesi
İnsanlar arasında yaşanan tecavüz ve şiddet hikayesi İNSAN IRKININ ele geçirilmesi sonucu
yani aynı frekans enerjisiyle gerçekleşmektedir.
2000 li yıllardan bu yana yeryüzünde negatif enerji dalgası pozitif enerjiyle çarpışıyor.
İnsan düşünce gücüyle kendini yönetebilecek bir varlıktır. İnsanların % 45 i son 10 yılda bunun farkında olarak pozitif enerji dalgası altında kendini negatif enerjiden korumaktaydı.%45 bunun için birbirini bu yönde eğitti,terapiler,uyumlamalar yapıldı.
Ve bu %45 canla başla %55 i pozitif enerji dalgası altına almaya çalıştı.Fakat insanların içindeki inanç kırıklığı,güvensizlik,olumsuz düşünceler sayesinde pozitif enerji gücü kırıldı,negatif enerji yeryüzünde baskın kaldı..
Geriye kalan % 55 in bu farkındasızlığı yeryüzüne negatif enerji dalgasını gün geçtikçe daha da yoğun bir şekilde çekmeye başladı.
Tabi bu oranlar sadece Türkiye için değil dünyada yaşayan herkes için geçerli.
Negatif enerji bilindiği gibi kötülük enerjisidir,bunu nasıl algılarsanız algılayın.
Ama iblisin,ama şeytanın ama kötülük tanrısı Hades’in enerjisi nasıl derseniz artık,negatif enerji kötülük enerjisidir.
Pozitif enerji de negatif enerjiye karşı güç kullanan meleklerin enerjisidir yani iyilik enerjisi.
%55 in içinde yaratıcıya inancını kaybetmiş olanlar;
Paraya tapanlar ve bu hırsla vatanını, annesini,evladını satanlar,
Para için savaşlar çıkartıp kan dökenler
Şeytana tapan satanist ayinleri yapanlar,
Enerji vampirleri(İyiliği sömürür kötülüğü bırakır)
Cinni varlık edinip yolunu kaybetmiş kalbi mühürlü insanlar,
Ruh çağırma seanslarında bulunup kötü enerji darbesi alanlar,
Sapıklar,
Madde kullanarak farkında olmadan perdesini yırtmış musallat alanlar,
Nekrofililer,
İnsan eti yiyenler,(Yamyam,Zombiler)
Pedofililer ve daha gün geçtikçe hikayesini duyacağımız nice kötü insanlar.
Şimdi düşünün,anlattıklarım arasında hangi enerji altındaki insanlar kızlı erkekli çocuklara,kadınlara,hayvanlara tecavüz edip,ölmesinde katkıda bulunuyor ?
% 45 e inanmayanlar yeryüzünü % 55 in zulmüne teslim ediyorlar,inanç kırıklığı,güvensizlik ve olumsuz düşünceler,vesvese,korku ile dünyanın kötülerin elinde, kan revan içinde yok edilişine sebep olacaklar.

“SEN YERYÜZÜNE KENDİN İÇİN GELMEDİN,BU GEZEGENDE TANRI’YA VE YARATTIKLARINA HİZMET ETMEK İÇİN GÖREVLİSİN,BU HUSUSTA BİRİNCİ İLKEN SEVGİ ” derken işte biz buna dikkatinizi çekmek istemiştik.Bugünlerin kötülük enerjisi ile kuşatılacağını bildirmek,ve bu gücü ancak ve ancak meleklerin enerjisi, yani pozitif enerji,yani sevgi enerjisi ile daha açık söylemek gerekirse yaratıcıyla birliktelik sonucu yenebileceğinizi ifade ettik.
Ama kötülük bulaşıcı bir hastalık gibi ondan ona yayıldı,tıpkı vampir gibi , vampir tarafından ısırılan birisi başkasını ısırarak,kanını içerek  hayatını sürdürür,toplumda insanlar tıpkı bu şekilde yaşıyor artık…Kötülük enerjisinden beslenerek yaşıyor.
Kan içiyorlar,can alıyorlar,onların DNA larında artık kötülük var.
Yeryüzündeki insanlar birbirine iyilik yapmadığı sürece,birbirine nurani bakmadığı ve nurani sarılmadığı,sahip çıkmadığı sürece kötülük enerjisinin, bu kan ve can alanların gücü kırılmayacak.
İşte burada duyuyorum. ” İyi ama korkuyoruz,kime iyilik yapacağız ,iyilik yaptığımız yerden kötülük geliyor” diyorsunuz.
İşte korku….Sizi bitiren bu korku…İşte olumsuzluk….Sizin gücünüzü kıran bu olumsuzluk.İşte güvensizlik…Sizi onlara karşı yenik düşürüp bitiren bu güvensizlik.
Bir kötülüğe karşı lanet okuma…Bela okuma…Beddua etme…Onlar senin lügatınla beslenir ve kırılır.Dilini düzgün kullan.
Onlar senin yapacağın kötülükle beslenip,iyilik,şefkat,merhamet ve sevginle kırılıp ızdırabından sayıları azalır.
Hem “Her istediğini yapacak güçte olan, galip ve hâkim.” kimdir ki sen korkuyorsun iyilik yapmaktan,merhamet etmekten.İyilik onun emri değil midir ki,onun tarafı saf sevgi değil midir ?
“O gün yer, başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve insanlar bir ve kahredici (her şeyin üzerinde yegâne hakim) olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.” diyen ayetlere inan
Senin bu kötülere karşı tek silahın EL-KAHHAR.
“Kahhar isminle Kahru perişan et ” de
Ve iyilik yapmaktan artık korkma!!
Onlar zaten senin iyilik yapmaktan korkmanı istiyorlar.
Durumun ciddiyetinin halen farkında değilsen fark et,İnsan ırkı gün gün ele geçiriliyor.
Korkarak,inanç kırıklığı,güvensizlik ve olumsuz düşünceler,vesvese ile % 55 in zulmüne artık teslim olma.
Dünya kan revan içinde kötülerin elinde,elin kolun zulüm görenlere uzanamıyorsa,hiçbir şey yapamıyorsan,
Allah için düşüncelerinle başla işe..
Bunu huzuruna çıkacağın yaratıcın için yap…
Neden bu kötülüğe izin veriyor deme ..
Onun karşısında şeytan da sensin melekte..Kötülüğe sen izin veriyorsun.
O sadece yaratılıştan bitişe kadar ki olan süreçte senin bu savaşta tarafını seçmeni,
Saf sevgiyle hareket ederek kendisine ulaşmanı bekliyor…

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Kısırlaşan Ve Karnı Doyan Köpek Saldırmaz.

İnsan doğaya yaptıklarının karşılığında bir gün doğanın insanlardan intikamını öyle ya da böyle alacağını bilseydi dünyada kendinden başka canlı bırakmazdı..
Bunu bugün Kayseri’de yaşanan olayda gördük.
Camide hayvan hakları ile ilgili vaaz veren müftüye bile tepki verildi.
Tabi tepki verirsin çünkü sen insansın.
Canın yandı mı kimsenin seni zaptetmeye hakkı yoktur.
Kim ki senin canını yakmışsa bu hayvanda dahi olsa ona ateş püskürürsün,
Biraz empati yapmak lazım.
Bugüne dek onca hayvanlara zulüm ve işkence edildi. Köpeklerin ve kedilerin yavruları çok vahşi şekillerde insanlarca öldürüldü. Sonra adı barınak olan, günlerce temizlenmemiş,dezenfektesiz virüs saçan 4 köşe buz gibi, pislik yapılarda aç susuz barınılması imkansız yerlerde insanlardan uzak tutuldular.Açlıktan insanların olduğu yerlere gelip birer parça yemek umdular. Ama çoğu kapıdan kovulup aç bırakıldılar.
Yemek bulamadılar hayvanlar birbirlerini yediler.
Çünkü hayvanların şikayette bulunacakları belediyeleri yoktu insanlar gibi.
Şayet olmuş olsaydı ve dile gelselerdi “Toplayın şu insanları,çocuklarımıza zarar veriyorlar,tecavüz ediyorlar,öldürüyorlar,yakıyorlar,yaşamamızı engelliyorlar,suyumuza,yemeğimize zehir katıyorlar,rızkımızı vermiyorlar,onların yüzünden açız ” diye sokaklara döküleceklerdi.
Kim bilir belkide insan denilen canlının yaptığı gibi onlarda insanoğluna ders vermeyi kafaya koydular, yavaş yavaş gruplaşarak köpek diliyle kendi aralarında konuşup hayatta kalabilmek için anlaştılar.
Şu bir kere gerçektir;
Doğadaki bütün canlıların fıtratında vardır, kimin elinden ekmek yerse oraya vatanım der hayvanlar. Özellikle köpekler kendilerine yemek verip dost eli uzatanlara sahip çıkarlar ve korurlar, köpeklerde insana karşı büyük bir sadakat ve hizmetkarlık vardır. İnsanlarla sokaklarda iç içe olan ve kısırlaştırılmış köpeklerde asla saldırganlık içgüdüsü yoktur.
Tıpkı yazıya eklediğim fotoğraftaki  gördüğünüz manzara gibi.
Eğer bir köpekte saldırganlık içgüdüsü varsa bu ancak sonradan katıştırılmış,eğitimle sağlanmış ya da travma ile oluşmuş saldırganlıktır.
Köpeklerle yakın dostluk kuranlar ve onların dünyalarında yer alan insanlar çok iyi bilir. Sokak köpeklerinin doğal hayatlarına müdahale edilmedikçe, insanlar ile bir arada yaşamalarına izin verildikçe, vahşileşmeye zorlanmadıkça, saldırmazlar.
5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu‘na göre, yerel belediyelerde kurulan hayvan barınakları ve rehabilite merkezleri görevlerini doğru şekilde yapmalılar. Olası bir hayvan saldırısında Kayseri’de olduğu gibi ölümle sonuçlanan durumda neyin ne olduğunu bilmeden bütün hayvanları öldürmek,katletmek,besleme yapanları karakollara çekip ifadelerini almak çözüm değildir.
 
Şimdi size soruyorum; nüfusu 19.920 olan Hacılar ilçesi gibi yerde yaşıyorsunuz,uzunca zamandır, köpeklerin rahatsızlık verdiğini duydunuz ya da biliyorsunuz.Havaların en bozuk olduğu kar da kışta evinizden 300 metre mesafeli bir okula çocuklarınızı başıboş mu okula gönderirsiniz yoksa tedbir amaçlı okula giden çocukların başında birer büyük olarak her gün biriniz mi yanlarında gidersiniz ?
Ben kendi adıma söyleyeyim ; köpeklerin saldırılarından okula gitmeye korkan çocuğumu ciddiye alır,yanıma da olası saldırı durumunda havaya ateş edip korkutmak için tüfek alır okula giden çocuklara eşlik ederdim.
Kayseri’ de yaşanan köpeklere mal edilmiş bir çocuğun ölüm hikayesi var.Fakat kafa karıştırıcı bir durum daha var..
 
25 tane köpeğin saldırısında ölen çocuğun iç çamaşırını köpekler mi soydu da tek parça parçalanmamış halde bıraktı ? 25 köpek çocukları parçalayacak ama nedense külotu sağlam olarak soyulmuş olacak.Çok ilginç geldi bana.Burası Türkiye nitekim.Türlü türlü akıla gelmez yıllar sonra aydınlanan,parçaları eksik kalmış tuhaf cinsel içerikli cinayet hikayelerine şahit oluyoruz.
Dilerim bu olayla ilgili sır perdesi varsa aralanır.
Her şey otopside belli olacak denilse de olayın görgü tanığı olan diğer yaralı ve travmalı çocuğun açıklayamayacağı durumlar var mı yok mu bilinmez.
Bizler için her canlının ölümü ne sebeple olursa olsun üzücüdür.Hele bu yavruysa ve çocuksa daha da çok üzülürüz.
Bu işler sadece STK lar ile yürümez, lütfen artık yerel belediyelerde kurulmuş hayvan barınakları ve rehabilite merkezleri görevlerini iyi yapsınlar. Hayvanlar düzgün ve kontrollü şekilde kısırlaştırılsınlar.Daha geçenlerde duymadık mı bakanlık hayvanların kısırlaştırılması için bütçe ayarlamış ve belediyelere göndermişti.Fakat bundan sorumlu olan yetkililer bu görevi yerine getirmeyip bütçeyi ceplerine indirmişlerdi.
İşte biz hayvanlar kısırlaştırılmalı ve iyi şartlarda yaşamalı diye bu yüzden yırtınıyorduk. Kısırlaştırılan hayvanların çiftleşme kaygısı olmadığı için, karşısındaki canlılara güç gösterisi yapma gereksinimi duymazlar.
Aç bırakılmasınlar Aç kalan köpekler, hayatlarını sürdürebilmek için avlanmak zorunda kalacaklar.Avlanan hayvanlar daha da vahşileşerek kasabalara,şehirlere gelerek insan hayatına tehlike saçacaklardır.
Rehabilitesi tamamlanan hayvanlar insanlar arasında yaşamalılar.
Toplumda herkes kendine düşeni yapsın ki
İnsanların yavrusu da ölmesin.
Hayvanların yavrusu da…
Cansel Işık/Manyakaşkıngelini
Paylaş

Evimizde Yavru Kedi Spazmı(1)

13 Eylül Perşembe günü sevgili annemle aramızda bir telefon konuşması geçti..Benim annem namazını aksatmayan,Kuran-ı Kerimi hatmetmiş bir insan..Genellikle perşembe geceleri kabirdeki yakınları ve ailesi için yasin okur..Yine muhtemelen okumuş olmalı ki beni aradı.”Ne yapıyorsun kızım hiç ulaşamıyorum sana”.
Oysa 2 gün önce görüşmüşüz. ? Anlattım ne yapıp ettiğimi,konuştuk oradan buradan.Konu evdeki 5 aylık kedime geldi.”Sen hiç kedi değil beslemek,elleyemezdin bile.Nereden çıktı bu kedi sevdası ? Hastalık filan bulaşır,hem senin alerjin yok muydu? Evde beslenmez kedi, ciğerlerine tüyü kaçar,gönder ver bahçeli evi olan birine” dedi.Annem konuştukça boğazım şişti,yutkunmaktan.Gönder ver dediği andan sonra film şeridi gibi gözümün önünden geçti.5 aylık boncuk boncuk bakan,her attığı adımda emeğim olan o tertemiz şehzadeyi vermek fikri bir an göğüs aramı daralttı.”İyi de anne doğar doğmaz benim elime geldi,ne sokak gördü ne başka bir canlı,ne hastalığı ?” dedim.”E kızım kedi apartman dairesinde beslenmez,bahçeli evin olsa hadi neyse,hem evin bereketini kaçırır,rızkın kesilir.Bak zaten işsizsin o kediden sonra hepten parasız kalacaksın..Peki ne yediriyorsun kediye? ” dedi..
Söyler miyim hiç ? Araya laf karıştırdım.Hele anneme desem tüyleri dökülmesin diye tavuk yedirmiyorum,sindirim hastalığı olmasın diye baharatlı yemek yedirmiyorum,soğanlı yemek yedirmiyorum,kör olmasın diye makarna ve şekerli asla yedirmiyorum,bağırsağında parazit olmasın diye süt içirmiyorum. Sokaktaki kedilere bunları yediriyorlar, hatta bayatlamış yemeklerini döküyor şerefsiz insanlar ,zavallılarda bağırsak kurdu (coccidia) oluşuyor.Sonra bütün kediler hastalanıyor ve ölüyor.Bizim ki kuru mama ile yavru olduğu için aralıklı içinde kuzu eti olan ıslak mama yiyor,ton balık yiyor desem,kendin bunları bulup kansızlığını tedavi ettin de onlara mı yediriyorsun diye gelip kafamı kırar.
Anneme günümüz insanlarının kulaktan dolma bilgileri ve kötü davranışları yüzünden kedi sevgisini yüklemek biraz zor gözükünce peygamber efendimizin kedi sevgisinden, Muezza isimli kedisinden ve kedilerin sırtını okşamasından bahsettim. Hatta peygamberimizin kedisinin de sokak kedisi olduğunu, Muezza adlı kedinin Mekke’nin kavurucu sokaklarından Hz. Muhammed’in ilgisi ile kurtulmuş olduğundan bahsettim.”Hem anne,babam anlatmıştı ya babannemin de kedisi varmış üstelik sırtını çiğneyip masaj yapıyormuş kedisi,bende bunu masöz yapacağım bana masaj yapacak” dedim.
“İyi de ben kedi kötü demiyorum apartman dairesinde ev içinde besleme, yedir, içir,sev ama dışarıda bak.”
“Dışarıya alışkın değil bu kedi doğduğunda beni gördü ,dışarıda canavar gibi zebani insanlar var,kim buna sağlıklı yemek verecek? Anne sen beni kedi için mi aradın? Konuyu kapatsak diyorum.”dedim.Baktı baş edemeyecek “Amaaan ne yapıyorsan yap tamam ama hastalanma” dedi.Bildiğin kızdı bana.Her anne doğanın kanunu olarak yavrusunu koruyor düşünüyordu işte.
Ertesi gün günlerden Cuma ve mübarek gün.Büyük caminin bahçesinden geçiyorum.Aman Tanrım ne göreyim. Gözlerim fal taşı gibi ayrıldı. Üç,beş çocuk avuç içi kadar yavruyu plastik bir kapta süt içireceğiz diye avuçlamışlar.Yavrucak artık nasıl korkmuşsa küçücük sivri tırnaklarıyla çocukları tırmalamış.Bir o yere atıyor el kadar yavruyu,bir öbürü sütün içine kafasını sokuyor.Aklım çıktı,çığlık attım bağırdım,hemen koşup yavruyu ellerinden aldım.Bıraksam öldüreceklerdi.Yavru kedi çığlık çığlık miyavlıyor ve hıçkırıyor avucumda,evet yere attıkları için gözlerinden yaş akıyordu.İçim parçalandı,o cahil çocukları geride bırakarak yavruyla oradan uzaklaştım,kara kara düşünüyorum.Yavru için ne yapabilirim diye, fakat aklıma annem geliyor.Bunu da alırsam annem saçımı başımı yolar,evime gelmez diye korktum.Çok çabuk karar vermem lazımdı,kedi iyi değildi.Küçücük bedenine pireler üşüşmüş belli ki ısırıyorlardı, çok fena ciyaklıyordu.Yere bıraksam arabanın altında kalacak, ya da cani birine rast gelecek.Anne sütü içmesi lazım,nereden bulacak,annesini aradım sordum maalesef zehirlemişler.Vicdanım elvermedi.Mecburen getirdim eve.Dış parazit için petshoptan aldığım ürünü kimyasal da olsa tarifine göre uyguladım, banyosunu yaptırıp,iyice temizledim yavruyu.Evimi pireler basacak diye korkmadın mı derseniz hayır korkmadım,her şeyin sonuçta bir çaresi vardı.Fakat yolu artık benimle kesişmişti,hayatı bana emanetti,onun yaşaması hayatta kalabilmesi daha önemliydi.Bu artık benim vazifemdi.Anne sütüne eş değerde yavrular için özel süt tozu aldım.Daha 15 günlük ya var ya yok.O kadar aç ki şırıngadan içemiyor,içmek istiyor nefes alamıyor.O kadar da yorgun ki küt diye uykuya düşüyor.Kızım yardımcı oldu ,evdeki diğer kedimiz Erik şehzade yavruyu kıskandı mı, hem de nasıl kıskanmak. ?.Ev curcuna.Erik şehzade kendinden başka ilk defa bir canlı görüyor.Delirdi.Deli fişek gibi kızdı ,köpek yavrusu gibi hırlıyor,tıslıyor,yılan gibi ses çıkartıyor.Köşe bucak kaçıyor,aaa deli mi ne çocuk gibi küstü bize.Kucağıma aldığım sırada bana okkalı bir tokat attı patileriyle.Tırstım vallahi.Zor şartlarda da olsa yavruyu gıdım gıdım şırıngadan besledik.Erik efendiyi sakinleşene dek kafese koyduk.Benim aklım yavru kedi de tabi,kafam karışmıştı,nefes alışı bir tuhaftı.Nefes almasını engelleyen burnuna kaçan bir şey mi vardı acaba,çok da küçüktü burun deliği. Sonuçta süte sokmuşlardı kafasını.Sanki sol gözünde de küçülme ve kızarıklık,akıntı vardı.Belli ki darbe almış enfeksiyon kapmıştı.Saat gece yarısı olduğu için ertesi güne kadar bir şey yapamadık.Sabah baktığımda yavru kedinin gözü yapışmıştı.Çok üzüldüm,gözünü kaybedecek diye veterinere gönderdim,muayene ettiler fib virüsü almış mı,sıkıntısı var mı her yerini kontrol ettirdim.Burun tıkanıklığı için antibiyotik hap , gözündeki enfeksiyon için de antibiyotik damla ve merhem vermişti veteriner.Kızım telefonda bilgilendirdi beni,veterinerle konuşturdu.”Kaç lira?” dedim.Toplam 50 TL. olduğunu öğrendim. “Mecbur muyuz kullanmasak ne olur?Başka bir yolu var mıdır” dedim.”Kullanılması gerekir tedavi olmalı bağışıklık sistemi düşmüş,biraz kendini toparlasın getirin aşılarını yapalım” dedi.Aşılarını sordum.”70 TL” dedi.Neyse aşılara daha vakit vardı.Mecburen çok zorda kalmadan kullanmayacağıma yemin ettiğim kredi kartımı kızımla göndermiştim, o an ilaçları ödedim. Lakin ilaçlar elime geldikten sonra içim daraldı,daha 1 aylık bile değil, ne antibiyotiği anne sütü bile alamıyor, dokunmaz mı diyorum içimden.Bir yandan da tarifine göre istemeden uyguluyoruz.İlaçtan sonra hayvan iyiye gideceğine sanki kötüleşiyor gibi.Nefes alamadığı için de fazla yiyemiyor.Bir halsiz,bir halsiz.Kımıldamıyor yattığı yerden kalkmıyor…Allah’ım aklımı yiyeceğim.Avucuma aldım.”Oğluum,boncuğum” tık yok.Boş boş bakıyor.Derken kafa düştü elimde, sağa büküldü kafası.Küçük bir havlunun üstüne bıraktım.İçimden sövüyorum,”sana sebep olanların Allah belasını versin” diye. “Ne istediler bir lokma varlığından” diye diye ağlıyorum.“Kalk oğlum,hadi biraz yürü lütfen” diyorum.Sesim titriyor ,gözlerim görüyor çünkü yürüyen yavru kedi yürüyemez halde sürünüyor.Panikledim.Allah’ım ben de bir çığlık,bir çığlık ağlama başladı,öyle ağlıyorum ki hayatım boyunca hiçbir şey beni böyle ağlatmadı.
Kızım gözüme bakıyor,“Anne sakin ol antibiyotikten ötürü uyuşmuştur kalkar şimdi” diyor.”Hayır kalkmayacak,bu ölüyor can çekişiyor,yarabbim yardım et ne yapacağım,yol göster “diyerek ağlıyorum, avuçlarımda hık mık diye yutkunan el kadar yavruyla bakışıyoruz.Ciyak ciyak miyavlayan yavrunun miyavlaması da içine kaçmıştı,miyav sesi kısıktı,nokta kadar bir iniltinin en düşük tonu çıkıyordu.
Facebookta hayvan sahiplendirmeden Nur Özdemir isimli arkadaşa yazdım.Aslında tanımıyorum etmiyorum fakat yaşadığım şehirden biri olmakla beraber facebookta hayvanlar için emeklerini ve kutsal çabalarına şahit olduğum için numaramı verdim “acil yardıma ihtiyacım var” dedim.(Adına düşen Nur gibi kalbine de Nur düşen bu kızcağızdan ve emeklerinden başka bir yazımda bahsedeceğim) Allah razı olsun kız bana döndü,araç temin edelim,şunu yapalım,bunu yapalım derken “videosunu at bana yavrunun” dedi. Attım.”Bu yavru gidici, hemen Petical Hayvan Hastanesine götürün,nerede oturuyorsunuz” dedi.Adresi tarif edince gideceğimiz yerin bize yakın olduğunu belirtti.Gecenin bir vakti,araç yok,kimse yok,cepte para yok,beynim durdu.O an düşündüm o bir yavru,elimdeki benim doğurduğum babası ölmüş bir bebekte olabilirdi,o an bir anne olarak ne yapmam gerekiyorsa onu yapmalıydım.Kızımın arkadaşını çağırdık,çok şükür geldi,gittik.Hemen aldılar, hayvan hastanesinde muayene edilirken veteriner “vücut ısısı 35 e düşmüş,bazı organları kendini kapatmaya başlamış.Bu gece kritik gece,sindirim sistemine ağır gelenler parazit yapmış hastalanmış” dediğinde o sahne aklıma geldi,yavruyu bulduğumda insanlara bile hazmı zor olan, güneşte beklemiş pislikli bozuk inek sütünün içinde boğuyorlardı yavrucağızı,muhtemelen an ki maruz kaldığı durumların neticesiydi bütün bunlar.
Veterinerin sesiyle bir an kendime geldim,”karar verin vakit yok,bu geceyi atlatması lazım,eve götürecekseniz sıcak su torbasıyla vücut ısısını yükseltmelisiniz,yalnız her an her şeye de hazır olun yani bu gece ölebilir”şunu şöyle bunu böyle yapmalı,şu şekil yemeli dediğinde “Hayır ben o riske giremem,bir şey yediremiyorum,nefes alamıyor eve gidince elimde ölür,ben aklımı yerim” dedim, başladım daha da sesli hıçkırıklarla ağlamaya.Veteriner akan gözyaşlarıma bakınca kötü oldu ”tamam üzülme halledeceğiz.O zaman burada kalsın,serum takalım tedavisini yapalım,artık Allah’a ve bize emanet,siz gidebilirsiniz.” dedi.
Onu rahatlamış halde görmeden gider miyim hiç? Hemen enseden bir iğne yaptı.Sonra ağzından zorla vitamin renginde koruyucu sıktı,yutturdu. O veteriner gibi ne yalan söyleyeyim ben kıyıp da ağzını açıp bir damla yutturamazdım panikten.Tedaviyi görünce hastanede bırakmaya karar verdim.Yoğun bakıma küveze aldılar.İğnelerden sonra ayaklanmak için çabalayıp ciyaklamaya başladı.Sesi yükselince biraz rahatlamıştım.Ayrılacağım sıra ücret mevzusu geldi. “İki ya da üç gün gözetimde kalmalı,gelip ziyaret edebilirsiniz yarın,hastanemizde sokak hayvanları için indirimli tedavi yapıyoruz kullanacağımız tedavi masrafı 150 TL ” dedi.İlaçlar her yerde olduğu gibi yine pahalıydı malum.Sokak kedilerinden sadece ilaçların masrafını almak zorundalardı.
Cepte kuruş yok ,iki tur attım,düşündüm.Başkası olsa o yavruyu hayvan hastanesine getirerek insanlık görevini yaptığını düşünüp, nasıl olsa sağlam ellerde diyerek gerisine karışmayıp,devamını getirmezdi.Vaktiyle beynimde tümör olduğu için,öleceğim endişesiyle sevdiğim adam tarafından hastane odasında terk edilmiş bir kadındım ben.O yavruyu bu yüzden hastanede bırakıp, arkamı dönüp gidemezdim.Bunun ne demek olduğunu biliyordum.Bana o anımı saniyesi saniyesine anımsatmıştı.Onu sağlama almadan gider miyim hiç?
Allah beni sınıyor dedim içimden.Cami bahçesinde eziyet gören yavru,ayrıca günlerden Cuma mübarek gün ve annemle de konuştuklarımız aklımda.Evet evet, Allah beni sınıyor.Kızım ve arkadaşı bana kafası karışmış halde bakıyorlar, paramın o an üstümde olmadığını,bu durumda kredi kartına borç yapacağımı da bildiği için “ama ölecek,ölebilirmiş sende duydun,iyi de anne ben ünv. kazandım,iki gün sonra bize para lazım olacak iyi düşün” diye mozurdandı.”Ya yaşarsa 150 TL yi vermediğim için elimde ölürse, ben belki bir ay sonra 150 TL den fazlasını bulacağım ve kartı ödeyebileceğim,ama vermediğim için bu bebek ölürse ,hayır o yaşayacak ve direnecek,hem Allah senin de rızkını verir böyle düşünme.Ben de bu yavrunun rızkıyım. “ dedim.Gözümün önüne tonu düşmüş miyavlayışı ve aşağı düşmüş küçük el ayakları geldi.Felçli gibiydi, kafasını taşıyamayışı beni bir ağlattı ki susamıyordum.Bana sağlam kalan diğer gözüyle boncuk boncuk bakıp duruyordu.Dayanamayıp çıkartıp ödemeyi yaptım. Kedinin adını sordular.Daha henüz adı bile olmayan kedi için kızım “Limon bebek” dedi.Kaydını yaptılar.Bilgi vermek için numaram alındı.Geriye kalan sadece beklemekti.O gece nasıl sabah olacaktı bilmiyordum.Çok ağladım.Hiç uyuyamadım.24 saat açık olan kliniğin kapısında beklemek bile aklımdan geçmedi değil.Sanki bu halimi dışarıdan insanlar görürse,bana bir kedi için ne hallere düştü, deli kadın diyecekler diye de endişeliydim.Benim o anımı ve gecemi sadece bir tek kişi anlardı.O da Nur Özdemir.Kedilerin Ana Kraliçesi Nur, yavru kedinin durumuyla ilgili gelişmeyi sorarak yine göstermeye devam ediyordu ilgisini.Nur Özdemir ki sokak hayvanlarının tedavisi için veteriner kliniklerine 6000 TL borç yapmış bir öğrenciydi.Onun yaşadıklarının sadece 1 gecesini yaşamıştım ben.Benim ki onun 6 yıllık çabasının ve 6000 TL borcunun yanında nokta kadar da olsa burada bir can bir candı işte.Kalbi Nurlu Nur’dan bahsetmişken onun en çok hoşuma giden sözü ve fotoğrafını da gurur duyarak kendi izniyle şuracığa iliştireceğim.
Ben ki bir zamanlar hiçbir kediyi elleyemezdim.Üstelik etrafımda kedi anneliği yapan kadınları görürdüm.Yalanım yok aynen şunu derdim “Manyak mı bu kadınlar,nedir bu kedi sevdası,çok saçma,abartıyorlar” derdim.Şimdi ben o sevdanın nirvanasındayım.Anlamak için mevzunun içinde olmak gerekiyormuş.Üstelik kediler hakkında bilmediğim neler neler varmış.Meğer bizler hep kulaktan dolma uyduruk anlatımlarla kedileri nankör diye etiketlerken çok yanlış yapıyormuşuz bunu da anladım. Bu tarif edilemez bir duyguymuş, merhametten yoksun olan,vicdanı tavuk vicdanı olanlara anlatılamaz bambaşka bir duygu.Kolay kolay ağlayamayan ben sanki kollarımda sevgilim ölüyormuş gibi ağlayınca, bilen bilmeyen etrafımdaki herkes donakalmıştı.
Kızım ; “Anneme bak sen,eve 5 ay önce Erik şehzadeyi getirirken annem eve asla kedi sokmaz diye ödüm kopmuştu,kadın aşmış mevzuyu.Kedi elleyemeyen kadın sokaktan kedi toplar bakar oldu” dedi.
Arkadaşı da şaşkın şaşkın bakarak ;” Cansel teyze ilk defa bu kadar duyarlı birini görüyorum,şaşkınlığım bu yüzden,merak ettim sadece Allah aşkına kedi de bu kadar çıldırmış gibi ağladın,kızına Allah etmesin bir şey olsa seni düşünemiyorum” dedi.
“Bence de düşünme ,Allah etmesin zaten ben o yavruyu kendi yavrumun yerine koyduğum için bu haldeyim” dedim.Sustular.Eve geldikten sonra çekildim odama.Sürekli gözümün önünde o yavru kedi. O vakit iç sesim, gıcık gıcık yalpalamaya başladı.Kulağıma biri durmaksızın aynı papağan gibi bir şeyler fısıldıyor, bir türlü susmuyor.” ya ölürse, ya ölürse,ya ölürse,ya ölürse.bak göreceksin ölecek,paranda boşa gidecek”.
İçimle konuşuyorum “Kes zırvalamayı o çok güçlü ,ölmeyecek, aynı benim gibi hayata tutunacak sende göreceksin.”diyorum.O gece kedinin ölmemesi ve hayata tutunması için sabaha kadar ağlayarak dua ettim.Evet komik gelecek çoğunuza,hatta abartılmış bile bulanlarınız olacak biliyorum,fakat gerçekten dua ettim.Genellikle genç kızken, sınavlara girerken 7 AYETİ KERİME’yi okurdum ve arkadaşlarım;“ Senin işin 7 ayete kaldıysa demek ki bu Türkiye birincileri sınavlara girerken tüm kutsal kitapları okuyarak giriyor “ diyerek gülerlerdi.O zamanda ciddiye alınmazdım,alay konusu olurdum.Ben yine de 7 ayeti okudum ve Allah’a havale ederek hayırlı haber için ertesi gününü bekledim.
Doğumundan henüz 15 gün geçmiş yavru kediyle hayatta kalmak için verdiğimiz mücadelemizin ve zorlu maceramızın ilk gününü okudunuz. Daha paylaşacaklarım bitmedi.Evimizde Yavru Kedi Spazmı (2) ise devamında gelecek.
Selametle Kalın.
To be Contınued….
Cansel Işık/Manyakaşkıngelini
Paylaş

Arka Balkonun Poklu Bahçesi

Arka balkona çıktığımda son zamanlarda muhteşem kuş sesleri duymaya başladım.Arka balkonumun baktığı yer 10 ya da 15 binanın karşılıklı ve yan yana dizilimiyle oluşturduğu, dikdörtgen uzunlamasına çıkışı olmayan bir bahçeyi görüyor,bahçe de ne bahçe poklu bahçe.Bahçeye fare düşse cennete düştüm sanır o derece.Neyse uzun zaman önce yan binanın zemin katına bir adam taşındı,o daire binalar arasında en şanslı olanı.Vaktiyle ilk oturan peyzajını yapmıştı.Bu adam da sonradan o daireyi satın aldı.(İtiraf ediyorum o evde gözüm vardı ?)
Her sabah ve gün içinde duymaya başladığım kuş sesine kulak verir oldum.Meraklıyım hani bu muazzam çoğul konçerto nereden geliyor. Poklu bahçeden gelmesi imkansız.Bakınca insanın şevki kırılıyor.Duyduğum sesler sıradan doğa kuşları değil, kanarya,muhabbet,bülbül ne ararsan karışık sesler.Bir ara baktım zemin kattaki adam güvercin uçuruyor , ama öyle böyle değil tanesi 50 binlik cins güvercinler, şöyle 12 tane var.50 binlik güvercinler ben 5 ci katta olduğum için gelip gelip benim camlarıma sıçıyorlar. Hani hayvan severiz ya ” olsun 50 binlik güvercin boku bu götlerine sağlık” diyerek temizliyorum. Adam güvercin zengini. Ne var bir tanesi de kazara evimin içine girse ,burada kötü niyetliyim vallahi,içeri girdi mi bitti.Talih kuşum gelmiş diye götürüp satarım şerefsizim.?? Dokunmaz güvercin zenginine.
Ben halen kuş seslerindeyim tabi, nereden geliyor bu sesler.Bazen kuş sesleri de aralıksız çoklu duyulunca melodi olmaktan çıkıyor,beyin yanıyor. İnsanda ters etki yapmaya başlıyor.Yaktım bir sigara,çektim taburemi.
Yerde ufak yavru kedi bileklerimi tırmalayarak antrenman yapıyor.
Derken kuş sesleri bir yükseldi, bir çoğaldı. Arada karışık insan sesleri.Bir yerde bir şeyler oluyor kesin.
Aşağıda ki güvercinciye seslendim,”kuşlar” dedim, ” kuşlar sizin mi ?”
“Evet benim” dedi.
“Hayır güvercinleri kastetmedim,şu susmaksızın öten kuşları diyorum, duyuyor musunuz?”
” Ha onlar mı,onlar bu evin kuşları ” dedi benim çaprazımdan bir balkon gösterdi.
İyice baktım dikkatlice, ne göreyim adam dizmiş kafesleri, cik cik cik meğersem konçerto oradan gelirmiş ? Öyle bir kaç kuş değil söylediğim.
Dedim ki ” kuşçu mu bunlar? Evlerinde kuş mu satıyorlar? ” dedim.
” Hayır adam satmıyor,zevkine besliyor da,daha doğrusu karısının çenesi açılınca ötüyor bu kuşlar, adam karısının çenesine çare olarak en son bunu bulmuş.”dediğinde
“Vay be” dedim.
Aklıma geldi bir aralar karısını döven bir adam vardı, her akşam kavga kıyamet kopardı. Poklu bahçe tarafında öyle bir şey ki herkes herkesin evinde ne oluyor,ne bitiyor megafona verilmişcesine ister istemez duyuyor.Aile kavgaları,telefon konuşmaları,ekonomik yetersizlikler,kadınların dedikoduları,çoluk çocuk tantanaları,küfürler,müstehcen iletişim sesleri ne ararsan var,bunlara bu aralar Arapça yayından Suriyeli konuşmaları da dahil oldu..Hepsi sanki aynı çatı altındaymışsın gibi evinin içinde,kulağının içinde.
Güvercincinin demesine göre kuşların sahibi meğersem karısını döven adammış.Kuşlardan sonra dövmez olmuş.Kadın konuşmaya başlayınca kuşlar çıldırmış gibi ötmeye başlıyormuş ve adam kadının sesini duymaz oluyormuş.
Neyse kuşlar işe yaramış,kadın dayak yemez olmuş.Ne güzel.
İyi güzel kuşçu karısının sesini duymaz olmuş da, gel gelelim kuşçunun bilmediği bir şey var; kuşlarda bende insanlar ötünce tüm evleri duyuyoruz.Hele kuşlar Arapların evinde kavga olduğu zaman çıldırıyorlar.
İşte bu sıkıntı.
Nitekim arka poklu bahçede ki evler hiç susmuyor ve susmayacak,e tabi bütün evleri duyan kuşlarda öyle.
Çünkü bu durumdan kuşlarda rahatsız bende.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Hastalık da Varmış,Ölüm de,Kalım da

Hayat her zaman güzel poğaça kokulu çocukluk anılarını getirmezmiş burnuna.
Hastalık da varmış,ölüm de kalım da.
Ben poğaça kokularıyla annemi yad ederken, o vakitlerde babamın yorgun kalbi acıyormuş meğersem.
Cumartesi gecesi sebebini bilemediğim başka bir düşünce hali ve uykusuzluk vardı bende.
Aynı akşam arkadaşımın annesinin Mersin Tıp Fakültesine götürüldüğünü fakat yoğun bakımda yer olmadığı için tekrar ambulansla Toros Devlet Hastanesine götürülürken kalbinin durduğunu öğrenmiştim.Çok şükür ki şok vererek geri getirmişlerdi.
Arkadaşım yaşadığı andan çok korkmuş,panikten cihazların adını unutmuş ağlıyordu.Monitör ekranından bahsediyorken arkadaşıma teselli olması için;
“Korkma babamda aynı rahatsızlıktan iki defa mücadele etti,monitörde kalp ritmini takip ediyorlar,atlatır inşallah,Allah yardımcımız olsun” dedim.
O gece stresliydi,uyuyamadım.Sabaha karşı dalmışım.
En korktuğum; gece çalan telefon ve sabah erken çalan telefondur.Telefonum erken saat çalmaya başladı.Normalde hayatta bakmam.Bakasım tuttu,baktım kızım arıyor.
“Anne ananem aradı dedemi gece ambulansla Mersin Tıp Fakültesine kaldırmışlar,beni çağırıyorlar.Yoğun bakıma almışlar.”
Rüya sandım,dona kaldım,
Yataktan doğrulamadım.
“Ne diyorsun? Ne olmuş?”
“Ananemi ara ben çıkıyorum anne.”
Poğaçaların kraliçesini aradım.Bendeki paniği fark eden annem,hipertansiyon hastası olmasına karşın soğukkanlılıkla
“Dur,korkma.Akşam sol kolu ağrıyordu,kuluncum ağrıyor, biraz ov dedi,ovdum,krem sürdüm,10 dakika geçmedi çok terlemeye başladı.Tansiyon hastalığı yok ama tansiyonunu ölçtüm 16 çıktı.Çarpıntısı da olunca taşikardi ilacını verdim,baktım ağrısı daha da artınca kalk hastaneye gidelim dedim,inat etti.Yav abartma geçer dedi ama ambulansı çağırdım,Geceden beri buradayız.İyi ki de getirmişim”
“Kalp krizi mi?” dedim
“Yok kalbi temiz,yoğun bakıma aldılar.İçeri almıyorlar zaten sen gelme.Ne olduğunu söyleyecekler ararım ziyaret saati gelirsin” dedi.
Ben kalakaldım.Şikayetler kalp krizi belirtisiydi ama annem “kalbine baktılar temiz” demişti.”Romatizmal ağrı mı değil mi ona bakacaklar” demişti.
Temizdi babamın kalbi zaten.Atardı içine,sessiz sessiz,gülümseyerek kürek kürek doldururdu içine.Ve herkes acı dolu,çile dolu,stresten gevremiş kalbinin içini bemberrak sanırdı böyle.
Arkadaşımın annesi geldi aklıma,meğer aynı saatlerde ambulansla aynı hastaneye getirilmişler.Fakat yoğun bakımda yer yok denilmişti onlara,ve onun annesinin kalbi yorgunluğa dayanamayıp yolda durmuştu.Çok şükür geri getirmişler,o güçlü kadında hayata tutunmayı başarmıştı.Dünden beri çok tuhaf duygular içindeyim.
Ya bu nasıl bir şey? Müsabaka gibi.Maraton gibi.
Kalpler yorgun…Yüzler sahte gülümsemeler altında,kürek kürek doluyor acılarla…
Sessiz sessiz gidiyorsun maratona.
O yoğun bakımda yer yok denilen kişi arkadaşımın annesiydi,çok da severdim” pamuk anne” derdim.
Bu babam da olabilirdi.O kadar tuhaf ki ne ağlayabildim ne de sevinebildim.Dondum öylece.Babamın kızıyım işte dimdik duruyorum,annem ağlıyor.
“Babana bir şey olursa ortada kalırım bana kimse de sahip çıkmaz” diyerek içli içli ağlıyor.İçim parçalanıyor,tepki veremiyorum,yutkunup konuşamıyorum.
Dayanamadım,lavabo bahanesine uzaklaştım oradan.
Telefonum çaldı,kardeşim aradı.
Kardeşlerim İstanbul’da olunca babamın daha önceki doktoruna ulaşmaya çalışıyorlar “takipli hastanızın operasyonunda sizinde olmanızı istiyoruz” demek istemişler fakat ulaşamamışlar.Durumu bildirdiler.
Tekrar geri döndüğümde annem işte organik Anadolu kadını.
Hiç dışarıdan yemek yemez.Tuttu poşetten bir şişe su çıkarttı
“Al su iç” dedi.Aldım içtim,elime tuttu 7 yıl sonra sizlere Cumartesi günü anlattığım poğaçalardan tutuşturdu.
Ah annem ben o boğazıma yumruk gibi dizilmiş bu acıyla o poğaçayı nasıl yiyeceğim ki şimdi.Poğaçaları görünce bir yumruk daha dizildi.
Derken yoğun bakımın kapısı açıldı.Babamı kısa süreliğine görün diye getirdiler.Elimde poğaçalar,sol yanımda poğaçaların kraliçesi, sağ yanımda kod adı “Angel” kanatsız meleğim.Daldık içeri,sedyede ameliyattan çıkan babam, hiç ağlamayan çınar ağacı gibi adam, başladı ağlamaya.Sol elimde kaldı poğaça,nereye de koyacağımı bilemedim, sağ elimi tuttu babam.Buz gibi elleri,benimse yanıyor ciğerim.
Annem ağlama niye ağlıyorsun derken o da ağlıyor.Dedesini babası gibi gören kanatsız melekte ağlıyor.
Babam şunu diyor;
“Geceden beri dua ettim,inşallah daha önceki ameliyatımı yapan doktor rast gelir dedim.Allah’ım dualarımı kabul etti,kendi doktorum geldi” diyor ağlıyor.
Sol elimde poğaçalar sağ elimde buz gibi babamın eli.
Tuttum ilk defa öptüm alnından..
Ağlayan babam tıpkı ben…Ağlayışını daha fazla görmemizi istemediği için suratını çevirdi ve sedyeyi götürdüler.
Babam giderken boğazıma dizilen yumruklar açıldı birer birer.
Gözlerim çözüldü aktı ardından damlalar birer birer.
Velhasıl hayat her zaman güzel poğaça kokulu çocukluk anılarını getirmezmiş burnuna.
Hastalık da varmış,ölüm de kalım da.
Her canlı ölümü tadacaktır illaki ama yinede her ölüm erken ölümdür…
Allah ömür versin Annelerimize,
Babalarımıza ve Evlatlarımıza..

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Poğaça Kokuları

Binadan şu an çok güzel poğaça kokuları geliyor.Annemin geçmiş zamanda heyecanla beklediği, misafirleri için özenerek yaptığı poğaçalar aklıma geldi.
Yapıldıktan sonra nefsini ķörelt diye iki tane verilir ve sonra saklanırdı poğaçalar bizim evde. ?
Bilmiyor ki annem, saklanan her şey kıymete biner bende.
Çocuk aklım işte ?? koklaya koklaya gider evin olmadık en ücra köşesinde bulurdum poğaçaları.
Tabi ki tepsiyle olduğu gibi bıraksa poğaçalardan boşluk ve iz kalır diye korkudan yemeyebilirdim.Ama annem tepsiden söküp saklama kaplarına koyarak saklardı.
Bende bu güzelim poğaçaları bulup da yemeyene salak derler diyerek bir güzel afiyetle yerdim. Her an ensemden şaplak da yiyebilirim diye birde korkardım hani.
Sonra misafir teyzeler gelirdi, kahveler,sohbetler derken mutfaktan buram buram çay kokusu gelirdi.
Calıştığım ders masasından tilki gibi yardım etme bahanesiyle mutfağa gider servislere yardım ederdim.
Misafir çocuklarının tabaklarını da verdikten sonra annem ciğer bekleyen kedi gibi suratımı fark edince
” Çocuk bak sen it burunlusun, kime çektiysen artık
nerede bu poğaçaların 5 tanesi ?” derdi ?? ” Bak sen bugünkü hakkını yemişsin yeter, yoksa patates çuvalına döneceksin ” derdi.
Yahu hadi ben it burunluyum,ya anneme ne demeli?
Mübarek KGB ajanı halt etmiş,nereden anladın 5 ini yediğimi? Kadın meğersem üşenmemiş onca poğaçaları sayarak koymuş.?
Patates çuvalı dediğinde balkonda duran patates çuvalına dikilirdi gözlerim, “niye patates çuvalı yahu her yanı delik bunun ne alaka” derdim ? 

Annem misafirlerinin yanına gider gitmez, misafir çocuklarının oynadığı yere gider, pes etmez onların tabaklarından bir tane alır çalışma masama kaçardım.
Yine yakalanırdım,ispiyon ederdi çocuklardan biri ağlayarak gelir beni gösterir şikayet ederdi,bir tanede tokat indirirdi,saç baş girerdik. ??
Sonra ben ağlardım.
Kadınlardan biri gelip benim saçımı okşayarak dedi ki ;
“Güzel kızım, çakır saraylım,senden poğaçaları esirgeyen yok,senin güzelliğin bozulacak diye annen vermemiş,bak kilo alırsan kimse beğenmez seni” derdi.
“Siz niye yiyorsunuz o zaman, çirkin olmak için mi,sizin kocanız sizi niye beğeniyor ?” diyerek ağlamaya devam ederdim.O sorunun cevabı gelmezdi tabi gülerek geçiştirilirdi.
Ne poğaçalardı bee izdiham sebebi, uğruna neredeyse katliam yapabileceğim poğaçalar ?
Ortalık sakinleşince bir kenarda oturup,kaşlarımı çatmış halde bir poğaçalara birde teyzelere bakmaya devam ederdim.
Demek ki derdim; annem beni seviyor, o zaman bu teyzeleri sevmiyor,değilse böylesine kilo aldıracak şeyleri onlara niye yedirsin ? ???
Ulan arkadaş bu nasıl tezatlık, nasıl kokuyor şimdi burnuma.Yapsam kendi kendime şöyle bir tepsi poğaça, kendime mayalarla zarar vereceğim, verdiğim kiloları alıp annemin dediği gibi patates çuvalına döneceğim.
Nasıl verilir o kilolar sonra?
Patates çuvalı şeklinde yürüyen kalçalar geliyor gözümün önüne.
Allah korusun.
Yok iyisi mi kokla kokla otur avucunu yala. ??

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

İncecik,derincik,zekacık,felsefik sonuçlar

 

Bana göre ;gevşek ve sıradan zekaların hayatları daha kolaydır ve aldıkları işleri daha bir kolay sonuçlandırırlar.
Sonuçtan mutludurlar.
Sorsanız “Nasıl yaptın ?” diye, oturup anlatamazlar.
Felsefik ve ince düşüncelerin derinliklerine inenler ise; meseleleri inceden inceye eleyip dokurlar,zekaları kabına sığmaz, çoğunlukta zihinsel tezatlıkların esiridirler,çok derinlere indikleri için de sürekli bir engelle karşılaşırlar ve geneli de sürekli mutsuzdur.
Sorsanız “Neden başaramadın, mutsuzsun” diye,güzel konuşma kabiliyetiyle bir bir anlatırlar.
Fakat sonuca baktığınızda yaşamları boyunca bir çok güzel fırsatları kaçırmışlardır.

Bu gündelik yaşantımızda malesef böyledir.
Bir şey hakkında çok inceler,çok eşelerseniz zihniniz sersemleşir, sonuç hüsran ve karamsarlık olur.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Hızlı Beyin Sendromu

Türkiye’de yaşayan insanların son 10 yılda %80 i Hızlı Beyin Sendromu yaşıyor ve en kötüsü kimse bunu bilmediği gibi de kabul de etmiyor.Daha önce bu oran %8 di.
Hızlı beyin sendromu yaşayanlar aslında yüksek zekaya (IQ) sahipler,fakat duygusal zeka (EQ) sorunları her yerde sorun yaşamalarına ve sorun çıkartmalarına neden oluyor.
Hızlı beyin sendromu olanlar arabanın anahtarını nereye koyduğunu hatırlayamaz,stresten der,zaman kavram ve yönetimi hep baltalıdır,Konuşurken insanların laflarını istemsizce ağızlarına tıkarlar,rutin işlerden ve hayattan sıkılıp kaçarlar,o işlerde kesinlikle başarılı olamazlar,sürekli yenilik peşinde koşarlar.Enerjiktirler,bir bakmışsın kaplarına sığmazlar,bir bakmışsın çökmüşler.Asla sebatlı değillerdir.
Büyüyen kredi kartı borçlarını ve bütçelerini düşünmeden alışveriş yaparlar.
Çünkü dürtüsellik, onları sonuçlarını hesaplayamadıkları davranışlara itmekte.
Ve çevrelerindeki dostları ,arkadaşları, aileleri sürekli bu insan tipini eleştirirler ve genellikle bu insanlara küserler.
Küsmeyin  

Yoğun şekerli gıda tüketimi, hazır dondurulmuş gıdalar,kıvam arttırıcı lezzet odaklı fast food gıdalar, radyasyon ve elektromanyetik alanların çokluğu yüzünden bu insanlar Hızlı Beyin Sendromu yaşamaktalar.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Dolar mı Girmiş Götümüze ?

Hepimiz miniktik bir zamanlar…

60’lı,70’li,80’li,90’lı çocuklardık bu ülkede.
12 – 18 Aralık tarihleri arasında, yıllarca bir haftanın anlam ve önemini öğreten etkinliklerle kafamıza kazımaya çalıştıkları bir mantık vardı.
Yıl 2018 ; Gördük ki 60’lı,70’li,80’li,90’lı çocuklar bu konuda sınıfta kaldı.
Böylelikle topluma kendisine ait olanı koruma ve geliştirme duygusunu aşılamak için çırpınan müfredatların ve öğretmenlerimizin emekleri de boşa gitmiş oldu.
Neydi o Yerli Malı Haftasının mantığı ?
Tükettiğimiz ürünlerin ülkemizde üretilen ürünlerden seçilmesi gerektiğiydi.
Bunun mantığı neydi?
Bilinçli tüketicilik ile ülkemizin zenginliklerinin artmasına katkıda bulunmaktı.
Biz ne yaptık ?
Vakko’dan giyinmeyeni adamdan saymadık,
Parizyen ve Müjde çoraplarını giyince seksi olduk sandık,
Popomuzu kavrayan Levi’s pantolonların buz rengini,501 ni giyince kendimizi bir bok sandık,
Timberland,Lumberjack giymezsek gideceğimiz yere gidemeyeceğiz sandık,
Mutfaklarımıza Danone yoğurt girince,Çorbamıza Maggi eli değince,çocuklarımızın sütüne Nesquik girince,Kahve keyfimize Nescafé eşlik edince, yemeklerimize Rama,Sana,Komili,Sırma derken Kalbimizin damarlarını Becel koruyacak sandık.
Mutsuzken Milkalar bizi mutlu edecek sandık,
Ramazan ayında hatta yerli malı haftasında bile masalarımızı utanmadan Coca Cola,PEPSİ,Yedigün,Sprite,Fantalarla donattık.
Bahçelerimizin meyveleri varken Cappy Meyve Sularına yapıştık.
Elimizde has zeytin bahçeleri ve yağları varken,sabun üretebilme şansımız imkanımız varken biz Hacı Şakir’i bile yerli sabun sandık.
Clear şampuanla kepeklerimizi yok ettiğimizi,Blendax ile saçlarımızı ahenkle dans ettirdiğimizi,Dove ile süt yumuşaklığında bir tene kavuşacağımızı sanırken,
Orkid ile kuru kupkuru dolanacağımızı sanırken elin piç Amerikalısı Türk kadınlarının ve kızlarının yumurtalıklarını kurutarak Türk soyunun üremesini durdurdu.
Et ve Balık kurumundan kıyma alıp evinde çocuğuna,kocana köfteler yapacağına sen McDonald’s ile Burger King’in köfteleriyle Türk çocuklarının neslini mahvettin.
Senin çiftlik tavuklarına bok attıkları için KFC lerin tavuklarıyla zehirlenmeyi tercih ettin.
Sen evinde Air Wick ile havan değişecek sanırken,Alo,
Ariel ile donlarını kar beyazı yapacağını sanırken,Calgon ile kireçlerin pasın çözülecek sanırken oturdun Amerikan Avm si Carrefour’u zengin ettin.
Siz devam edin!
Çocuklarınızı IBM ,Dell, İntel bilgisayarlara oturtup saatlerce oyunlar oynatın,IPhone telefonlar Ipad tabletlerle çocuğunuzun kanser olan hücrelerinin gelişimini alkışlayın.
Türk çocuğu yavaş yavaş ölürken, “Çocuğum çok akıllı amcası maşallah ben bile anlamıyorum bu cihazlardan,zehir gibi zekası var maşallah” diye de hava atın.
Siz 60’lı,70’li,80’li,90’lı ablalar,teyzeler,yengeler, tek rakibiniz olan Köydeki saçlarını zeytinyağıyla besleyip,kille yıkayan Kezban yengeye inat, doğuştan sarı saçlı mihribana inat Pantene ile güzelleşmeye,Loreal ile renkten renge girmeye devam edin,
Signal,Colgate,Sensodyne,Ipana,Oral-B ile dişlerinizi parlatarak hayata gülümseyeceğim diye, beyninizin algı bölgelerini felç edip aptal bir toplum olmaya devam edin.
Ülkemizde kendi üretimimiz olan Sleepy (Eruslu Sağlık Ürünleri) Molfix (hayat Kimya) bezleri dururken siz bebeklerinizin popolarını kuru kalsın,geceleri rahat uyusun,pişik olmasın diye Türk düşmanı piç Amerikalıların Prıma beziyle sarıp sarmalayın çocuklarınızı.
Sonra Canbebe’ler satılmadı diye iflasa gelsin, Nasıl olsa Türkler bir bok işletemez diye onu da yabancılar satın alsın.
Yumoşlarla çamaşırlarınızı yumuşatın,Viledalar ile evinizde dans edin.Veet hazır ağdalarla tüylerinizi yolup kaymak gibi bacaklarınızla havuz,güneş, deniz sefası yapın.
Ah canlarım benim Amerika’nın Vaseline merhemi ile de epey bir yumuşamışız demek ki ;
Baksanıza elin piç Amerikalısı yıllarca vaselinle yağlamış bizi, koca ülkeye hiç hissettirmeden yıllarca sokmuş da sokmuş.
Farkında değil misiniz halen?
Ne mi sokmuş?
Viledanın sapını ayrı, ucunu ayrı dolar bazında Ekonomik saldırılarıyla götümüze kadar sokmuş.
Allah Allah Amerikanın ağzımıza soktuğu Falım sakızlarında onca fal açıp okumuştuk oysa, bize hiçbir fal bunu söylememişti bak sen şu işe.

Şimdi gözünü aç ve iyi bak, ağzımızdan götümüze kadar girenlerin hangisi YERLİ MALI ?
Senin derdin halen DOLAR 7 TL olmuş “Oooo battık Allah Belanı versin Tayyip Senin !!”
Tayyip mi vardı lan 60’lı,70’li,80’li,90’lı yıllarda, bunları Tayyip mi alın kullanın dedi size?
Titre ve kendine gel Türk vatandaşı dışarıya kendin kendini bağımlı ettin.
YAN GELİP YATTIN,ÜRETMEDİN,ÜLKENDE ÜRETEN VARKEN ÜRETENDEN ALMADIN,
DIŞARIDAN GİREN MALLARDAN HAZIRI YEDİN,İÇTİN,SIÇTIN,
Sen Yerli Malı haftasının mantığına ihanet ettin!!
Dolar mı girmiş götümüze ?
Yapma ya hiç hissetmedik,
Yalamaya dönmüş vaselinli götümüzle.

Günaydın Türkiye uyanın da balığa gidelim.
Birazda kendi denizimizin balığını yiyelim.
Dikkat edin,onları da vaselinlemiş olabilirler.
Kaçırmayın balıkları, haydi rastgele

Paylaş

Çalınmış Hayat ve Çalınmış Düşünce Yoktur

Kendinizi yaşadığınız acılar ve mutluluklar ile kenara çekip sınıflandırmayın.
Yaşadıklarınız sadece size özel değil,farkında değilsiniz belki ama ,aynı hayatın 5 sahne eksiğini ya da fazlasını yaşayanlarla yaşıyorsunuz bu kainatta.
Ünlüler ve ünsüzler,ezikler ve güçlüler diye bir kavramda yoktur aslında.Bu kavramı destekleyenler hep aldananlardır.
Yaşanmış hayatın bilançosuna göre sağlıklı ve sağlıksız insanlar vardır sadece.İhtiyaçlarımız aynıdır,
Mücadelelerimiz bile aynıdır.
Çünkü insan olanın mutlak benzeşen bir hayatı ve vermesi gereken sınavı vardır.
Herkes; sınavı seçtiği bölüme göre değil,yaşadığı çizgiye göre değerlendirilir.
Dolayısıyla bir gün; başkalarınca yaşanmış bir hayatın,ve başkalarınca yazılmış bir kitabın da özet kısmında rastlayabilirsiniz kendinize.Rastlamadıysanız henüz sizin hayatınızı yaşayanlar daha sizi yazmamışlardır.
Çalınmış hayat ve çalınmış düşünce yoktur.
Yazılmamış hayatlar ve hayata geçirilmemiş düşünceler vardır.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Kuantum Murphy’i Hep Geçer

İyi şeyler düşünün iyi şeyler olsun dediklerinde, düşüncelerinizle yönetmeyi öğrenin dediklerinde çevremde gözlemlediğim şu ki; bu konuda birçoğunca eksik yapılan bir şeyler var.

Birçok insanın son zamanlarda ekonomik sıkıntısı mevcut olduğu için, bunu maalesef sebepli olarak, çoğunlukta para üzerinde uyguluyorlar.

Eksiklikleri açıklamam gerekirse şöyle ki; siz cüzdanınızda olmayan 1000 TL yi düşünmeyi seçiyorsunuz ve sonra kalkıp cüzdanınıza baktığınızda o sahip olmak istediğiniz 1000 TL yi orada görmek istiyorsunuz…

Göremeyince sisteme küfredip, umudunuzu kırıyor negatif düşünmeye başlıyorsunuz. Çark duruyor ve doğurganlığını başlatamıyor. Sistem yaratıcının sistemidir oysa. Dualar gibi düşünün sistemi. Kâinatı yaratan yaratıcıya vefalı bir aşkınız ve inancınız olmalı öncelikle. Yaratıcınıza inanmadan kendinize inanmanızın mümkün olmadığını da düşünün. Kendinize inanıyorsanız yaratıcıya da inanıyorsunuzdur. Çünkü evrenin gücü ve düşüncenin gücü yaratıcımızın gücüdür.

Şunu en başta bilmekte fayda var;

Anında o 1000 TL yi sihirli bir el ya da görünmeyen bir canlı gelip sizin cüzdanınıza koymaz, ama iste ve sahip ol kuralına göre zihniniz istediğiniz şeyi size getirir.

Bunu daha çok olaylar ve çevrenizdeki enerjiler vasıtasıyla yapar.Denemelisiniz,deneyimleyince  bana hak vereceksiniz.

Şöyle ki; Bir arkadaşınıza daha önce borç vermişsinizdir, siz cüzdanınızda olmayan parayı düşündükçe, bir kaç gün içinde  o vaktiyle ödemediği para ile çıkıp gelebilir. Ya da bir arkadaşınıza ziyarete gittiğinizde orada hayırsever birinin olduğunu ve size işlerinizde destek olmak istediğini, size para kazandırmak istediğini görebilirsiniz.

Hedefleriniz bu şekilde, ne istediğinizi bildikçe ve en başta vesveseden uzak, sabırla sükunet içinde gerçekleşecektir.

Mesela bu konuda ben sizlere kendi deneyimimden bir bölüm anlatabilirim. Günlerden bir gün gerçekten param kalmamıştı, hayat arkadaşım iflas etmiş, benimse sağlığım bozulmuş, işsiz kalmıştım.

İnternet üzerinde stres atmak için  başka konular üzerinde araştırmalar yaparken, kafam karışıktı, fark ettim ki   https://www.hayatimdegisti.com/ adlı sitede dolaşmaktayım. Bu arada  yazıda mecburen sitenin de reklamını yapmış oluyoruz ama olsun,insanlara faydalı bilgiler ve rehberlik edecek ise sistemi incelemeniz de de fayda vardır.

Moralim bozuktu işte. Hangi ara o siteye geldiğimin bilincinde bile değildim. Önüme çıkan öyle bir başlıktı ki gerçekten çok enteresandı. Para ve bolluk kategorisi altında birçok telkin cd leri vardı.

Evet, istem dışı https://www.telkincd.com/105-para-&-bolluk-kategori.html sayfasındaydım.

Baktım değişik telkin programları var ve ücretliler. Zaten sıkıntım parasızlıktı, yani bunları parasız temin edemezdim, fakat pes etmedim, o sayfa zihnime, bu konuda başka yerlerde bu yolda bir ışık olabileceği sinyalini vermişti.

Youtube üzerinde gördüğüm ışığın doğrultusunda ilerleyerek, bu konuda videolar aramaya başladım. Bu konuda sayısızca bilgi veren ve uygulatan videolar vardı. Herhangi birini uyguladım.

Sonra ertesi günü facebook platformunda listemden bir arkadaşım, bana merhaba dedikten sonra ne tesadüf ki hiç konusunu bile etmediğim halde, tam da o sayfadaki telkinlerden bahsetmeye başlamıştı bile.

Ne yalan söyleyeyim, yukarıda verdiğim linklerde ücretli satılan telkinleri içimden çok istemiştim, ihtiyacım olanı belirlemiş ve sahip olmak istemiştim. Lakin keşke demedim, ya da mümkün değil alamam gibi negatif düşüncede bulunmadım.

Evet, param yoktu ama bu hiçbir zaman olmayacağı anlamına da gelmezdi.

Çok enteresandı gerçekten 🙂 arkadaşım ne verdi dersiniz?

Tam da o sayfadan temin etmek istediğim telkin dosyalarından bir kaç tanesini vermişti. Bu bir tesadüf değil asla.Düşüncemin çekip getirdikleri diyebilirim.

Kendisi ücretli aldığı için başkalarına vermememi, bana bunu içinden gelerek hediye etmek istediğini söylemişti. O an dünyalar benim oldu tabi ki. “Parayı kendine çek” adlı telkinleri artık  almıştım, geriye uygulayarak hayata geçirmek kalmıştı.

İlk başta çok istediğim bir şeyin başka kanalla bana ulaşmasına şahit olunca, aynen tarif edildiği gibi inanarak 21 gün niyetiyle uygulamaya başladım, o kadar çok istiyordum ki, biraz da meraktan dolayı derinden inanarak dinlemeye başladım.

Telkin müziklerini ev içinde sesini açıp bırakıyordum, sonra bilgisayarımda çalışırken kulaklık versiyonunu dinliyordum.

Evet, beklediğim ama kendi haline bıraktığım isteğimde, daha ilk günlerde tuhaf bir gelişmeyle karşılaştım, telkinlerin bana geliş durumunu ben para olarak değerlendirdim, çünkü onlara sahip olmam için para gerekliydi. Hatta bu gelişmeler karşısında;

“Bu sonuçlar için daha erken değil mi ya ?” dedim içimden.

Ertesi gün öğlene doğru telefonum çaldı, cevap verdiğimde telefonun ucunda Ankara Ziraat bankasından banka genel müdürü vardı. Şaka sanmıştım. Adımı teyit ettikten sonra bankalarına yıllar önce bir miktar para yatırdığımı ve 10 yılı doldurmak üzere olduğunu, yüklü bir miktara ulaştığını, parayı çekmem gerektiğini, çekmediğim takdirde paranın hazineye kalacağını  söylüyordu. Şoka girmiş, ardına da kendimi tutamamış  çığlık atmıştım, o sırada genel müdür de sevincime ortak olup gülmüştü.

“Ya şaka değil, değil mi” dedim.

Genel müdür” neden şaka olsun, siz yatırmışsınız bu parayı, sanırım unuttunuz yatırdığınızı. Yalnız bu parayı alabilmeniz için hesap cüzdanınızla, oturduğunuz şehirdeki bankaya gitmeniz lazım, giderken cüzdanınızı mutlaka götürmelisiniz, unutmayın yoksa alamazsınız” dedi.

“Peki, ne kadar meblağ olmuş” dedim.

“Sürpriz olsun, gidince bir kez daha sevinin, zaten parayı alınca beni bir daha arayacaksınız” diyerek bana mutlu günler dilemiş, kapatmıştı telefonu.

Bir an düşündüm, iyi de çok zaman geçmişti, hesap cüzdanım cidden ortada yoktu. Üstelik kayıptı bile. Sakin olup tekrar düşündüğümde hafızama vizyonlar gelmeye başladı. Tabi hatırladığım her dolaba, çekmeceye bakmaya başladım ve nihayet en son bulmuştum.

Hemen ertesi günü bankaya gidip, konunun detayını gittiğim bankanın müdürüne aktardığımda, bilgisayarının ekranından kontrol edip bana gülümsemişti.

Heyecanla bayan müdürün suratına bakıyordum. Hesap cüzdanımı masaya bıraktığımda bayan müdür  “Aman tanrım bunlar çok eski cüzdanlar, sahiden unuttunuz mu? Çok uzun yıl olmuş, 30 bin TL paranız var şu an, artık yeni cüzdanlarımız var, cüzdanınızı yenileyelim bekleyin” dediğinde gözlerim fıldır, fıldır oynamaya başladı tabi.

Çok mutlu olmuştum. Hâlbuki geçmişte yatırdığım meblağ çok ufak bir paraydı. Orada bana yatırdığım anaparayı verselerdi hiç işimi bile görmezdi.

Anladım ki bir kez daha iste ve sahip ol kuralının çekim yasasıyla işleme sistemi işte buydu.

Hani derler ya ; “Sen doğru istedikten sonra Allah sana neden vermesin? ”

Çok doğrudur bu. Dualarda böyledir işte.

Kural der ki;

Dilemek,

Bir şeyin olabileceğini sanmak,

Arzu etmek ile zihninizin amaçlarını gerçekleştirmesi arasında bir fark vardır.

Yine kural der ki ; “Zihin siz ona inandıkça korkunç derecede itaatkârdır, ondan ne isterseniz yerine getirecektir.

Yeter ki doğru şekilde isteme şekli olsun” der.

Çünkü Kuantum düşünceye göre  ne düşünürsek onu yaşarız ve ne düşünürsek o oluruz.

Mesela olmasını istediklerimiz konusunda  Edward Murphy’nin kanunlarına bakarsak “bir şeyin olma olasılığı, isteme olasılığı ile ters orantılıdır.” der. Ya da “Ne zaman  bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir.” der…

Murphy kanunlarını onaylıyor muyum? Hayır, bu sözünü onaylamadığım gibi birçoğunu onaylamıyorum. Neden birçoğunu onaylamıyorum, çünkü  Murphy tamamı ile negatif düşünce sonucu gelişen olumsuzlukların etkisinde kalarak bu kanunları koymuştur. Muhtemelen her deneyim sonrası bunlara kaygılar ve endişelerde eklenmiştir. Bana göre ise;  düşünce bir güçtür, eğer istemlerinizde kaygılar varsa, tüm kalbinizle inandıklarınız ancak o zaman istediğiniz yönde gerçekleşmeyebilir. Yaşamınızdaki olaylar ve etrafınızdaki deneyimler, yaşamınıza sokmayı seçtiğiniz şeylerin sonucudur.

Murphy’nin şu hikayesini genellikle birçoğunuz bilirsiniz. Murphy , gerginlik ölçen algılayıcılar da kablolamadan doğan sürekli hatalardan bıktığı için kablolamayı yapan teknisyene çok sinirlenmiş ve kızmıştır. Teknisyen için “bir işi yanlış yapmanın bir yolu varsa, bu adam onu mutlaka bulur” diyerek öfkesini belirtmiştir. Buradan da anlıyoruz ki öfke ve kızgınlık negatif enerjidir. Negatif enerji de olumsuzlukların ana sebebidir. Murphy için bu teknisyen adam  yapılan hataların kaynağıdır. Ve Murphy’nin bilinçaltında oluşturduğu  çekirdek inancı budur. Murphy çekirdek inancında ki bu olumsuz inancı değiştirmedikçe bu yüzden hata kaynağındaki olumsuzluğu ve o adam üstündeki terslikleri sürekli hayatına çekecektir. Çünkü Murphy istem dışı da olsa zihninden olumsuz sonuçlar beklemektedir. Yani zihin; iste ve sahip ol kuralını devreye çekim yasasıyla beraber soktuğu için Murphy, başarısızlıkları ve şanssızlıkları yine yasanın işleyişine göre yaşamıştır.

Murphy’nin hayatına baktığımız zaman, hayatı genelde başarısızlıklar veya şanssızlıklar üzerine yoğunlaşmıştır ve bu sebepten de olumsuzluklarla dolu olan  kendi hayatından  edindiği tecrübeleri iş arkadaşları ile paylaşmıştır. Murphy  arkadaşları tarafından bu durumlarıyla komedi potansiyeli olarak görülmüştür.Bu sebeple  arkadaşları  Murphy’nin cümlelerine ve çeşitli varyasyonlarına “Murphy’nin Kanunları” adını vermişlerdir.  Çevremizde çoğu zaman olumsuzluk karşısında elinden bir şey gelmeyeceğini düşünen insanlar da kendilerini işte Murphy’nin bu bıraktığı sözleriyle teselli etmişlerdir.

Murphy’e göre;

“Olumsuz beklentiler olumsuz sonuçlara götürür. Olumlu beklentiler de olumsuz sonuçlara götürür.”

Kuantum düşünce ise; olumsuz beklentilerin olumsuz sonuçlara götürmesini kabul ederken, olumlu beklentilerin de yine olumsuz sonuçlara götüreceği konusunda tezat düşer.

Asla kabul etmez.

Kuantuma göre Murphy’nin zihni, Murphy neye inanmışsa artık ona itaat etmektedir.

Bakın aynı zamanda  Murphy’nin altın kuralı şunu da söyler;

” Parası olan, kanunu koyar! ”

Doğru mudur bu?

Günümüz şartlarına göre evet doğrudur 🙂

Ayrıca şunu da belirtmem de fayda var diye düşünüyorum,

Bu sistem sadece para için geçerli değildir. Her ne isterseniz isteyin kaygılarınızı öldürün ve isteklerinize öyle hayat verin.

İstediklerinizi yaratıcımıza ulaştırmanız ve hayat bulması dileğiyle…

Sevgiyle kalın…

 

Cansel Işık /Manyakaşkıngelini

Paylaş

Nerede mi O Eski Ramazanlar

 

“Biz birbirimizi hep düşünürüz,ama ramazanda daha bir düşünürüz.
İftar sofrasını sadece yemeklerle değil sevdiklerimizle donatmayı.
Kendimiz kadar kapı komşumuzu,ihtiyaçlarımız bir yana ihtiyaç sahiplerini de düşünürüz,tokken açın, gençken yaşlının halini.
Fırıncı pideleri yetiştirmeyi,çalışan iftara yetişmeyi,davulcu en güzel manileri söylemeyi,çocuklar çok önceden bayramı düşünür.Biz birbirimizi böyle düşündükçe daha da bereketli olur ramazan…
Sizi düşünen Bankkart Combo “dedi bir titredim.
Bunu alt komşuma sesini açıp dinletsem mi ne yapsam. Kadın bir yemek yapıyor dağlara taşlara her yere kokusu yayılıyor. Daha önceki oturanlar hiç yemek yapmazlar mıydı acep diye düşünür oldum.Bu arada tabi merak da ediyorum kadın yemekleri nerede yapıyor diye.Evinde aspiratör var kokusu benim her odamda. Vallahi canım çekti diye değil hani insanlık olsun diye yaptığım yemekten bir tabak verdim.Daha bekliyorum tabağımı 1 yıl oldu..
Kendimiz kadar kapı komşumuzu,ihtiyaçlarımız bir yana ihtiyaç sahiplerini de düşünürüz, diyor da fakir tesellisi gibi bir şey lan bu…Yalan anasını satim. Yok böyle bir şey.
Gittim gördüm,Ramazan çadırının önü tıklım tıklım insan kaynıyor,çoğu da izdihama girmekten utanıp uzak duruyor.
Mersin de çarşı da bile hiçbir esnaf komşusunu eskisi gibi iftar sofrasına çağırmıyor.
Çalışanlar ise dükkanını bir fazla mal daha satar mıyım derdinde, kapatıp ailesiyle aynı sofrada oturmak için bile can atmıyor.
Eskiden mahallede kocası olmayan kadınlar çalışsa da çalışmasa da zorda olan ailelerin isimleri evleri belirlenir, liste yapılırdı.Durumu olanlar kumanya derlerdi koliler yaparlardı.
Hepimiz çirkinleştik,duyarsız öküzler gibi ruhsuz zombiler gibiyiz artık.Durumu olanlarda belediye kolilerine gözü dikmiş .Garip bir durum.
Fırıncının pideleri para için yetiştirmeye çalıştığının dışında söylediklerinin hiçbirini ramazan girdi gireli göremedim ki.
Anasını satayım reklamı dinleyince bir zoruma gitti ya la .
Sahi neydi ‘bizi düşünen Bankkart Combo’ sende iteleyecek faizini düşünmesen bizi düşüneceğin yok da işte .Teselli metnin güzeldi yine de..
Söylediklerin bir zamanlar gerçekti şimdi ise hayal…Tıpkı Cennet gibi.

Cansel Işık /Manyakaşkıngelini

Paylaş

Medya Deccali

Cem Uzan’ın bu  videoda yeni yeni anlatmaya başladıklarına hiç şaşırmadım,anlattıklarına hak veriyorum. Cem Uzan bana göre yaşadıklarının ağırlığından ötürü ve bulunduğu konum itibariyle bu videoda her şeyi anlatamıyor bile.

Aydın Doğan denilen hainin hünerlerini Star TV satıldığı dönemler duymuştum.O vakitler Kissinger ailesi Aydın Doğan’a ödenekleri perde arkasında verdi, ön panelde kanalın Aydın Doğan’a ait olduğu gösterildi.Aslında kanal Kissinger ailesinin kontrolündeydi. Maaşların dolarla verilmesi kararı alındı.Tüm ikinci sınıf,üçüncü sınıf personeller (bende dahil) işten çıkartıldı.Ama Türk Milleti bunları bilmediği gibi TV de olup biten yayın tuhaflıklarını, birilerinin medyayı  insanları devlete karşı öfke ve kin duygularıyla doldurmak niyetiyle kullandığını   anlayamadı.

Arka perdede Fethullah’ın parmağının olduğu her konu devlete ve Erdoğan’a  mal ettirildi, Fethullah’ın bu arzusunu bilmeden vatandaş televizyonlarda,İnternet de  gördüklerinden etkilenip devlete yüklendi..Ayrıca Aydın Doğan’ın o dönem sadece Cem Uzan’ın üstünde baskısı yoktu ki.Bir çok partide satın aldığı,korkuttuğu yönettiği beyinler vardı.Ve para karşılığı hizmet ettikleri…. Bunları tek başına yapmadı tabi ki..

Nasıl ki Fethullah Masonların Din üzerindeki Baronu ise Aydın Doğan’ da Masonlara çalışan Medya Baronudur.Aynı zamanda dini imanı para,kariyer ve etiket olan, vatan haini listesinde yer alabilecek yavşakların önde gidenidir. Arka perde de dönen bu olaylardan onun sayesinde halk zaten her zaman bihaberdi.
Bu nedenle ülkemizde Millet yerine illet olmasını iyi bilen, devşirmelerden,dönüşümlerden oluşan etnik Türk Milletine, bugün İnternet’te de olduğu gibi her zaman sadece sürü psikolojisinde ihtiyaç duydular.Bu görevi de bu ülkede bugüne dek layığıyla en iyi yapan,Masonlara ve Fethullah’a perde arkasında çalışan Aydın Doğan ve tayfasıydı.
O dönem medya da kimi lanetlediler ve kötüledilerse, halkın karşısında yüz kızartıcı duruma düşürdülerse bilin ki o kişi Mason örgüt sisteminin hedeflerine,hayallerine tersti ve onun kalemi Fethullah’ın köprüsünden medya üstüne Aydın Doğan tarafına ulaştırılır sonrada o şahsın kalemi kırılırdı.

Önce şok ceza ile siyasi hayatı bitebilir rezaletini uyguladılar,sonra ceza evinde hayatına karşılık anlaşmalar yapıp ceza evinden çıkarttılar,istedikleri gibi istedikleri kadar kullanmayı amaçladılar.
“Bu adam bizim umudumuz olabilir,bu adama dikkat etmek lazım,” diyerek ülkede ne kadar etnik kökenli vatandaş varsa onlardan Erdoğan için oy vermelerini istediler.Bir noktaya kadar destekledikleri yükselttikleri ve sonrada porno üstünden çeşitli şantaj ve tehditlerle sömürdükleri Erdoğan’ı enteresan bir gelişmeyle bir noktadan sonra çıkarlarına ters düştüğü için Firavun diye etiketlediler.
Çünkü Milleti Erdoğan nefretiyle oyalamak zorundalardı,buna örgüt sisteminde piyon politikası denir. Bu ülkenin ve bu ülkede yaşayan insanların medyalarla işte böyle böyle sıçıldı zihinlerine.
Bu 5000 yıldan fazla dünyada işleyen sistem; aynı zamanda alt devlet olarak, sadece Erdoğan’ı değil bizleri her dönem yönetmiş olan kişileri de  yöneten sistemdir.

Olur da halkımız gözünü açmazsa, yılanın başına ve hedefine dikkat etmek yerine, sisteme yem olarak kafesledikleri devlet liderlerini yuhalamakla zaman kaybederlerse,gidişatın her daim, her konuda 2023 e dek bu şekilde devam edeceğini unutmasınlar. Çünkü Arzı mevud planı için kazandıkları zaman ve ele geçirilecek yeni şahıslarla güçlenecekler,çeşitli bahanelerle, daha fazlasıyla bizleri işgal etmeye gelecekler.Bu durumda savaş kaçınılmaz olacak. 5000 yıldan fazladır çalışan bu sistemde kişiler değiştirilir, fakat misyon ve hedefler asla değişmez.Erdoğan giderse bu mesele biter mi ? 5000 yıldan fazladır örümcek ağı gibi işlenmiş bu örgütün “böl,parçala,yönet” sistemi sizce pes eder mi ? Etmez. Bence Erdoğan’ da pes etmemeli.
Erdoğan onların hedefleri için son piyondu, fakat şu an kullanılamaz hale gelip,onlar için artık yoldan çıkan,kendilerine kendilerinden öğrendikleri sırları koz olarak kullanıp,onları koltuk,konum ve misyon olarak sömürdükten sonra sürekli madik atan bir adam konumunda.Yani tabiri caizse ilk defa kendi besledikleri adam  başlarına bela olmuş durumda.Ben Erdoğan’ı ilk zamanlarda suçluyordum, çünkü öyle sunuluyordu ki gerçeklerden uzak olan zihnim kapılıyordu.Ne zamanki ” Gizli Dünya Devletleri” adlı kitabı okudum, Önce gündemden uzak kaldım. Sonra Fethullah’ın Amerika ile ilişkisini, Tayyip Erdoğan’dan önceki hükümetleri araştırdım, İngilizlerin İslam düşmanlığını ve arzı mevud derken, Kuran-ı Kerime kadar okuduktan sonra sistemi  çözdüm.

Bunu yüzlerce kez her yazımda söyledim yine söyleyeceğim ; Onları koltuk,konum ve misyon olarak sömürdükten sonra sürekli madik atan Erdoğan; Türkiye üzerinde de hem ülkemiz için, hem de kendi güvenliği sebebiyle parelel yapıya karşı almış olduğu tedbirlerle, sistem çıkarlarına tehlike arz ettiğinden ötürü  ülkesine karşı diktatör kimliğiyle öne çıkartılmış bir adam olmak durumundaydı. Olması gereken buydu. Çünkü 5000 yıllık sistemin planına göre Türkiye’den de Erdoğan’dan da kurtulmak zorundalar.Türkiye’den kurtulmak istedikleri için  Arzı Mevud planı kim gelirse gelsin yine devam edecek,bu plan için seçimle yeni gelenin üstüne de bir şekilde çok sürmeden çökecekler,onun yanına da bir şekilde sızmalar koyulacak.Çünkü vakit azaldı. Bunu kime anlatsam nasıl bir nefret ağı oluşturmuşlarsa artık insanlar ateş püskürmekte, mahalle karısı gibi “ama Erdoğan tek başına iktidar olmak istiyor,ama Erdoğan yolsuzluk yapıyor,ama Erdoğan’ın diploması yok, ama ama ama ama….sonsuz amalar.
Bu seçim süreci boyunca göreceğiz ki yine halk olarak kendi kuyumuzu kendimize kazdırma stratejisi uygulayacaklar. Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim.Her tür medya sisteminde İnternet de dahil,kullanılan, kandırılan ve bu işlerin sonunda şuurlarının üstüne çıkamadıkları için sürü psikolojisine yenik düşen, düşünceleriyle,güttükleriyle,seçimleriyle mağdur olan yine halk olacak.

Artık lütfen gözünüzü dört açın.Seçim provokasyonu için servis edilen lanetleme,kötüleme amaçlı yazılı görsellerin İnternet üzerinde servis edilmesinin bir amacı var.Sanmayın ki aydınlık günler ve pırıltılı gelecek için,ülkelerini sevip savundukları için onları sunuyorlar.Bakın ben onlar derken düşman olarak muhalefet parti taraflarından ya da liderlerinden bahsetmiyorum.
Ülke olarak zaten 40 yıldır bu sistemi fark edemediğimiz için bu bokun içindeyiz. Yine bazılarımız halen bir çok şeyin farkında olamıyor.Her seçim öncesi futbol taraftarları gibi bilip bilmeden bir coşuyorsunuz, devlete karşı muhalefet olalım tamam haklarımızı bilelim,bize hizmet etmeyenleri sorgulayalım lakin bir şeyin de farkına varalım artık.Bizim haklarımızı ihlal eden Erdoğan değil, ettirenlerin farkında olalım.Bu kene gibi bize yapışmış kanımızı emen,ülkemizi rahat bırakmayan,yönetimimize sızmış alttan alttan ülkemize ahtapot gibi her koldan sarılmış,liderlerimizi kafesleyen bu sistemin farkında olalım…Mustafa Kemal Paşa’dan tutunda 1. hükûmetten  59. hükûmete kadar herkes bu sistemin kıskacında tehditlerle,suikastlerle,şantajlarla karşılaştılar.Erdoğan’ın bu durumu yaşaması ve Türk  toplumuna bunu yaşatması gayet olağandır yani.Artık her gün kanımız emileceğine,düşman meclis ve partilere sızarak yönetimimize müdahale edeceğine bir gecede ya batacağız ya çıkacağız,bu sistemden bir şekilde Erdoğan’la beraber kurtulacağız.

Büyük Britanya İmparatorluğunun zehirleyerek hasta adam konumuna getirdiği Osmanlı imparatorluğunu, her türlü işgale ve zorluğa rağmen Türkiye Cumhuriyetine dönüştürerek yeniden var eden Mustafa Kemal Paşa’dan sonraki tüm geçmiş hükûmetlerden bir çoğu bunlara  boyun büktüler.Boyun bükmek teslimiyettir.Bizi onlara teslim edenler ise geçmişteki  hükümetlerdir.

Şimdi 59 cu hükümetten 64 cü hükümete kadar bu örgütsel sistem tam deşifre olmuşken, bokun içinde çırpınarak da olsa aslında onların sistemini onlara giydirdiğimiz bir dönemdeyiz ,bu dönemler sonrası ülkemizi bu işlerde tecrübesi olmayan,şahsi büyüme hırsıyla kolay satın alınabilecek ve şantajla yönetilebilecek aciz kişilere teslim etmeyin .
Tabi bu noktadan sonra buna gücünüz yetiyorsa..

Gücünüz yetmiyorsa bu ülkenin bekası için sır gibi saklanan, sürprizle doğacak olan Kuvayi Milliye ruhunun hortlaması için dua edin.Kuvayi Milliye sistemi için çalışın.Yakındır zaten, ülkemizde sır gibi saklanan çalışmalar işte bu yönde.
Yan yana görünce tuhaf bulduğunuz,sunduramadığınız,anlamlandıramadığınız hakaret ettiğiniz bazı kişilerin işte bu konu üzerinde sizin bilmediğiniz birleşik bir planı var.
Ülkenin bekası için bu planın deşifre edilmemesi gerekiyor. Çünkü kendi ülkemizde ve meclisimizde halen muhalefet ayağına ortalıkta satın alınmış hain çok. Türkiye’nin aleyhine kullanmamaları için de alenen bilinmemesi gerekiyor. Bu plan halkımıza işte bu sebeple söylenmiyor, lakin idrakı sağlam olanlar ve perdesi açık olanlar bunu çoktan kaptı.

Particilik zihniyetinizi bırakın.Ülkenizi pasta olarak düşünün, 24 haziranda öfkenizle yapacağınız her seçenek Milletçe bu pastadan bir dilim kaybettirecek. Bana sorarsanız “sen olsan ne yapardın ?” diye,ben derdim ki ;

Bana düşmanımı iyi tanıyan,onlarla oturup kalkmış,onlarla yemiş içmiş,ve hatta onlara kullanıldıktan sonra onlar tarafından hain ilan edilmiş,onların sistemiyle ölüm emri verilmiş,5000 yıllık sistemle mücadele etmiş,düşmanımın yok etmeye çalıştığı adam gerek derdim. Çünkü esasında amaç Erdoğan değil ülkemiz yok edilmeye çalışılıyor,bu saatten sonra parelel yapıya ters gelen biri ülkemiz için idealdir.

Sıfırlanmış yeni bir isim, zaten 5000 yıllık sistemin piyonu olarak gelecektir.Bu durum Türkiye için zaman kaybından başka bir şey olmaz.

Gözünüzü açın;

Tamam mı Devam mı oyunlarıyla gaza gelip,seçimlerinizle pastanın dilimlerini parelel yapıya yediren bir ülke olmayın artık.

Ve Türkler hakkındaki şu hadisleri de hiçbir zaman unutmayın.

*Türkler size dokunmadıkça sakın sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Çünkü , Allah”ın ümmetine vermiş olduğu bu mülk ve saltanat nimetini ilk defa bu Kantura Oğulları onların elinden çekip alacaklardır” ( et- Taberani)

*Yakın bir gelecekte Kantura oğulları (RUSLAR) ırak ahalisini ıraktan çıkaracaklardır. Sanki ben bunu gözlerimle görür gibiyim. Onlar kısık gözlü , yassı burunlu , değirmi yüzlü insanlardır (ebul-Kemal)

*”Ey Ali ! sizler beni asfar ( Ruslarla) çarpışacaksınız. Oysa sizden sonra onlarla asıl çarpışacak ( bir millet ) “İSLAMIN YÜZ AKLARI” uluları (TÜRKLER) gelir. Onlar öyle kimselerdir ki Allah yolunda cihad etmekten ; ne bir kınayanın kınamasından ve nede onların dedikodusundan asla çekinmezler” ( ibn Kesir )

*TÜRKLER size dokunmadıkça sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı insanlardır (el-Cüveyni)

*Allah bu ümmete mevalilerden bir ordu gönderecektir. Onlar ata binmede Araplardan çok üstün silah kullanmada onlardan çok daha mahirdir. İşte Allah bu dini onlarla yeniden ihya edecektir! Çok yakın bir gelecekte Allah (C.C) ellerinizi (yurt ve yuvalarınızı) bazı yabancılar (TÜRKLER)’le dolduracaktır. Onlar aslanlar gibi cesurdurlar. Harpler de düşmandan yüzgeri edip kaçmazlar. İşte bunlar ; daha önce sizin harp ettiğiniz kavimlerle harp edecekler ve sizin ganimetlerinizi de onlar yiyeceklerdir. (harplerde aldığınız ganimetler bundan böyle onların eline geçecektir) ( et-Taberani)

Yüce Rabbim Britanya İmparatorluğunun şekillemiş olduğu İslamın değil de, gerçek Türk İslam Birliğinin hakkında hayırlısını versin.

Selametle kalın…

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Son Kapı

“Kendilerine resul gönderdiğimiz insanlara, resullerinin çağrısına uyup ona göre amel edip etmedikleri hakkında elbette hesap soracağız. Gönderilen o elçilere de, tebliğ edip etmediklerini soracağız.” Araf, 7/6).
 
Eğer siz yaratıcınız olan Allah’ı (Tanrı’yı) biliyorsanız insanların yaratıcısıyla arasına girmeyin.İnsanın Allah’la iletişimlerini kesecek,soğutacak eylemlerden kaçının.Nitekim 4 kitap adına yaratılmışlara gönderilmiş elçiler gerçeği vardır.Elçisini bilen bırakın kainatta elçisinin peşinden gitsin.Çünkü kişinin kavmini bilip de sevmesi Allah katında suç teşkil etmez,bilakis insanın kavmini sevmesi ve sahiplenmesi güzel bir şeydir.
Ve şunu hatırlayın ki her canlı için son kapı Allah’ın huzurudur.
Lakin yaratıcı, insanın kavmine ve inancına olan sevgisi için ; “Kim ki kendi kavmine(soyuna) olan sevgisinden ötürü başka kavimlere asabiyet,ırkçılık ve zorbalık yapıyorsa onu kavminizin içinde  uyarın,durdurun.Durduramıyorsanız sahip çıkmayın,destek olmayın ve dışlayın.
Aksi takdirde sahip çıkarsanız, onun kendi soyu ve inancı için,kendisi dışında yarattığım ve farklı elçiler gönderdiğim, farklı soylara sahip olan kullarıma zulmetmesine yardımcı olmuş olursunuz.” diyor.
Ayrıca herhangi bir konuda yaratıcısına karşı isyan edip kendi nefsine zulmetmiş bir yakınını sevip sahip çıkmakta iman kardeşliği için pek selametli davranış değildir.
 
Bu sebepten ben kimselerin ırkına ve inançlarına saldıranları hoş karşılamayan biriyim.
Elçisini bilen bırakın kainatta elçisinin peşinden gitsin.
İnançlarının uğruna başkalarına zulmetmedikçe elçilerinin getirdiği amelleri yerine getirsinler.Karışmayın.
Elçilerinin peşinden gitmeliler,soylarına ve inançlarına sahip çıkmalılar.
Çünkü bunu çeşit çeşit ırktan yarattığı ve peygamberler gönderdiği insanlardan,
kainatın yaratıcısı istemiştir.
Ne dedik ; HER KAVİM VE CANLI İÇİN SON KAPI ALLAH’IN (TANRI’NIN) HUZURUNA AÇILACAKTIR.
Cansel Işık/Manyakaşkıngelini
Paylaş

Terörist Kalpli Adam

 

Biliyor musun mevsimlerden kış ve ben ilk defa üşümüyorum Anne.

Oysa üşürdüm ben, hemde çok üşürdüm. İliklerim donardı.Soğuktan ağlardım.

Gözyaşlarım pınarlarında donardı.

Sanırsın Cudi dağında bir teröristin kalbine kapatmışlar.

Gözyaşlarım içime akardı korkudan.İçime akan içimde boğardı beni.Dışarı aksaydı da değişen olmazdı ki.
Celladım gözyaşlarımı doldururdu bir cezveye, kaynatıp yine dökerdi gözlerime.


Kurtulamazdım onun ne ayazından, ne de kan kokan odalarından.

Bütün şiddetini kusardı,kalbinin soğuk odaları.
İlk defa üşümüyorum biliyor musun Anne.

Sabah Nur dağına götürecekler beni.Üzerime Nur yağacakmış öyle dediler.Ve kucağıma düşecekmiş Güneş.
DüŞünsene sarılıp yatacağım ona.

Sen beni merak etme Anne.
Nasıl olsa o soğuk, kan kokulu odalardan kurtuldum.


Bak her yer toprak kokuyor…
İlk defa üşümüyorum Anne.
İlk defa…

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Ahdin Bozulması

Ülkemiz Feto denilen Deccal ile 43 yıldır iç içe yaşarken,Bop (Büyük Ortadoğu Projesi) doğmuştu ve bizler ülke olarak içimizdeki zehirleri,toksinleri dışarı atıp temizlenme mücadelesi verirken Firavuna tapan ve tapınakçılara hizmet edenlerde bu süreçte, dingonun ahırı gibi kapısı herkese açık olan Türkiye’de din istismarcılığı yapabilecek modelleri satın alarak ,halkı en aşağısından en üstüne kadar gerçek din ve iman yolundan saptırmayı başarmıştır..Bütün bunlar olurken BoP canlandı,kanlandı ve uzun süredir hayatta…
Suudi Arabistan’ın Lübnan’a saldırmasının arkasında da yine İsrail çıktığı gibi,şu son dakika Irak’ın güneydoğusunda yer alan Süleymaniye’de gelişen depremin de yine doğal değil jeolojik savaş olduğunu hatırlatırım.Belki aranızdan bir kaçınız bu depremi Saddam Hüseyin’in kadir gecesinde asılmış olması musibetine bağlayabilir.
7.2 şiddetinde olan deprem az bir şiddet değildir…Kandilli Rasathanesi bu deprem şiddetini 7.1, merkez üssünü ise İran olarak açıkladı.
Hatırlıyor musunuz ülkemizde Van depremi ne zaman olmuştu ?
2011 yılında olmuştu.Daha dün gibi oysa hafızalarımızda..
Van depremi olmadan hemen önce ABD,İngiltere ve İsrail’e Mahmud Ahmedinejad ne diyordu ?
“İran’ı Haarp ile sallıyorsunuz,bu bulutlar doğal bulutlar değil,siz sürekli fay hatlarıyla oynayarak bizlere jeolojik olarak saldırıyorsunuz” demişti ve elindeki nükleer, kimyasal başlıkları kullanmakla da tehdit etmişti.
Bugün İran-Irak sınırındaki depreme bakarsak,Ahmedinejad’ın o zamanki bu sözlerine de kayıtsız kalmamak lazım derim.

Ortadoğuyu kısmen Müslüman ülkeleri stratejik olarak savaştırarak,kısmen terör ile,kısmen de jeolojik saldırılarla yıkacaklar..Birde işin içine biyolojik savaş olarak hastalık mikrobunu sokarsalar işte o zaman Ortadoğu yeni ismiyle hasta Ortadoğu olarak ele alınacak ve Büyük İsrail olarak yeniden yapılanacak..Biyolojik savaş ; Canlı mikropların insan, hayvan ve bitkilerde hastalık meydana getirmek veya ölüme yol açmak üzere kullanılmasına “biyolojik savaş” denir.
Tabi ki bu proje Türkiye’yi de içine alıyor diyoruz ve kendi içimize dönüyoruz.

Aslında esas tehlike bugüne kadar ülkemiz için oldum olası neydi biliyor musunuz ?

Kendisini ve şuurunu,bilincini hep açık sanan şu ortalıkta devletine karşı atıp tutan,çok konuşan geveze halkımız..Çatışırlar,kapışırlar üstün siyaset kavgaları hiç bitmez.Hep bir kendi bilmişlikleri,kendi inandıkları,zekalarıyla tespit ettiklerini doğru sandıkları kavramlar yüzünden perdeleri kapandı ve yollarını kaybettiler..
Yolunu kaybetmiş olanlar o kadar çok ki ,yaratıcısını Allah’ını unutanlar aşırı hırslarınızla devam edin çok şeyi değiştirdiniz.Kutsal kitap bile yazıyor sizlerin kavgasını..
Hadisler;
“Yakında büyük fitneler olacak,o fitnelerde yerinde oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler yürüyenlerden, yürüyenler koşanlardan, daha hayırlı olacaklar.” demiş..Bu günleri nereden bilmişler değil mi ?

Hadislerde geçen alametlerin zaten çoğunu yaşamadık mı yaşadık ve yaşıyoruz da..Bahsedilen alametlerden bir iki tanesi dikkatimi çekti.
“Dine tercih edilen dünya.” demiş.Ve durum aynen bu.

“Rey sahiplerinin ( Oy sahiplerinin ) kitaba, sünnete, icma-ı ümmete, sahabe akvaline bakmadan kendi görüşünü beğenip ona tabi olması” demiş.

Evet evet ,tam da bu durumda değil mi İnsanlar ?

O zaman Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselâm) kulak vermek gerekir ; Fitneler patlak verdiğinde “Marufa sarılın…” diye boşuna emretmemiş demek ki.
Nedir Ma’ruf ? Güzel kabul edilen, meşru olan Allah’ın beğendiği, uygun gördüğü ve buyurduklarıdır.Düşünün anımsayın,her iki kişiden biri “çivisi çıktı bu dünyanın” diyor sürekli. Neden çıktı ?
Cevabı bilenin perdesi açıktır.Perdesi kapalı olan zaten Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dediğimizde “üff sende mi” “bırakın Allah aşkına bu şeriat kokulu kelimeleri,ne geldiyse onlardan geldi” diyecektir.Ben buna çok bilmişliğin cahilliği diyorum.

Allah’ına her gün dua edip şifa dileyen,rızk isteyen kul,şeriat kelimesine gelince sanki azılı bir canavarla karşılaşmış gibi tepki vermekte.Halbuki Ali İmran Suresi 103 cü ayet der ki ;
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. ”

Hadislerde yine dikkatimi çeken ışık şu ki ;
Resûlullah bir gün soruyor “Ey Abdullah İbnu Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen bir kısım ayak takımı (hezele) kimselerle baş başa kalırsan ne yaparsın?” diyor.”Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey Allah’ın Resulü!” diyor Abdullah İbnu Amr.

Şakası yok bu işin, Ahdin bozulması demek, güven ve emniyetin kalkmasıdır..Ahdin bozulmasıyla vicdanlara baskı artar, inançları sebebiyle gerçek dindarlara saldırma, sataşma artar ve bu durum tahammül edilmez hale gelir.Ahdin bozulması bu sebepten din ve vicdan hürriyetinin de ortadan kalkacağını ifade eder.İster mal, ister can, isterse ırz emniyeti olsun, hepsinin emniyeti kalkar.İşte Milletçe ve Ümmetçe böyle bir süreçteyiz.

Peki böyle bir durumda sen ne yaparsın ey cemaat-ı Müslimîn ?
Resûlullah bugünler için söyleyeceğini söylemiş ve aklı kemale rehberlik etmiş ; “Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terk edersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O hezele takımı (ile de), onların cemaati ile de (uğraşmayı) terk edersin.” [Buhârî, Salat 88, Fiten 13; Ebu Davud, Melâhim 17, (4342); İbnu Mace, Fiten 10, (3957).]

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Hazımsız Üretken Canlılar

İnsanoğlu başarmış olduğu her ne varsa, bir başkasının nedense o yolda başarılı olmasını ve kendinden daha iyi olmasını  istemiyor.Kendinden sonraki gelişmesi gereken ya da gelişme aşamasında olan kişileri aşağılayarak,ezerek,yeteneklerini küçümseyerek çöküntüyle ortadan kaldırmaya çalışıyor.

İnsanoğlu hazımsız bir canlı olmamalı.Hazımsızlığın kimseye pek fayda sağlamadığını bilmeli, gelmiş geçmiş atalarından ibret alarak kendini düzeltme yoluna gitmeli.

Sen iyi bir kameraman olabilirsin ama başkalarının da olma isteği ,buna ilgisi ve sempatisi olabilir.Maddi durumu olmayabilir,belki senin gibi en kaliteli  eğitimi alacak parası yoktur ,fakat bu öğrenmesine engel değildir,varsa bir engel,engelini kaldırıp öğretebilirsin.

Mesela sen iyi bir fotoğrafçı da olabilirsin,ama yaşadığın gezegende kendinden başka bir fotoğrafçıya  tahammülün yoksa ve bilgilerinden karşılıksız faydalanmalarına izin vermiyorsan,sen geçmiş dönem şartlarına göre temelden zorlu bir yolculukta başarıya ulaştın diye,senin dışındaki günümüz insanlarının amatör fotoğrafçılık yapmasını da hakir göremez, bu duruma sinirlenemezsin..

Sinema ve televizyonculuk okuyarak film yönetmeni, seslendirmen olabilirsin,en iyi senaryo yazarı, kurgucu,görüntü yönetmeni,oyuncu vesaire olabilirsin.Sen bu yeteneklerinle kendini sanatçı da ilan etmiş olabilirsin, hatta iyi bir edebiyat fakültesinden mezun olarak iyi bir yazar da olmuş olabilirsin,senin dışında edebiyata gönül verenleri,şiir yazanları,yazı yazanları gördüğün zaman onların ruhunu besleyip kulağına bir fısıltıyla cesaretlendiremiyorsan,eksikliklerini birebir gideremiyorsan,senden sonrakilerin gelişmesini istemiyor,başarmasını hazmedemiyor ve gördüğün yerde sürekli kendi bulunduğun seviyeyi ve aldığın eğitimle öne çıkıp,en iyisinin sen  olduğunu düşünüyorsan,senden sonrakileri ya da senin dışındakileri küçümsüyor,hatalarını toplum içinde deşifre ediyorsan, şapkanı önüne eğ bir kez daha düşün derim.Hep bana Rabbena olmaz.

İşte sen kendinin her ne olduğunu düşünüyorsan, sen daha olmamışsın dostum.

Tamam,sanatçıyla egosu ayrılmaz bir bütündür diyoruz ama sanatçıdaki egonun bir büyüklük taslama ve kendini yüceltme olmadığını bilmelisin.Bu dünyada yalnız olmadığını,dünyanın senin etrafında dönmediğini  anlamalısın. Bunu anlayabilmen için seni yaratan kainatın en büyük sanatçısının eserlerine bakmalısın.

Sana verilen özellikler,yetenekler senin dışındakilere de farklı boyutlarda verildi.O yol sadece sana bahşedilmedi.İnsanların kendilerinde fark ettiği yeteneklerini ortaya tüm çıplaklığıyla çıkarması seni rahatsız etmemeli,bilakis buna sevinmeli ve destek olabilmelisin.Sen resim yapıyorsan başkası da yapabilir,sen kitap yazıyorsan başkası da yazabilir,sen konservatuar okuyarak şarkıcı ya da müzisyen olabildiysen başkası okumadan senden daha iyi şarkı söyleyebilir,hiç eğitim almadan kendi kendine bir enstrüman çalmayı da öğrenebilir.

“Önüne gelen yazar oluyor,önüne gelen oyuncu oluyor,önüne gelen sanatçı oluyor,önüne gelen topçu,popçu oluyor ,artık bu işlerinde bir asaleti kalmadı herkes yapıyor” dediğin an sen sanatçı değilsindir.Bu şekilde düşündüğün sürece sanatın yok olur.Geriye senden sadece sorun üreten,üretken ve hazımsız bir canlı kalır.

Kendi varlığından haberdar olan,kendi dünyasından etrafa bakan, kendisini fark eden insan kendi dışındaki insanların yeteneklerine,hobilerine,zevklerine hazımsızlıkla ket vurmamalıdır…

İşte bunu başarabiliyorsan o zaman sen sanatçısın.

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Şizofren Diyerek Geçme !

 

Toplumda ağzımıza alıştırdığımız hani şu kelime vardır ya,lakayt biçimde tırmalar kulaklarımızı;

” Şizofren misin oğlum (kızım) sen ? ”

“Birde psikoloji okudum diyorsun, sen nasıl psikoloji okudun önce kendini tedavi et ! ”

“Şizofum benim jüpiter gibisin ha, galiba sizde genetik ”

“Senin gibi cins şizofren olanını da ilk defa görüyorum pes !”

“Nerenden yumurtluyorsun abi bütün bunları ? Android misin, şizofren misin ne iş anlayalım bak yine mala bağladın ha ”

Yazıma böyle bir giriş yaptım,çünkü bu tür konuşmaların geçtiği bir diyaloğa da ben dolmuşta şahit olmuştum.Muhabbet sahiplerinin.yaşları 30-40 arası vardı. Dolmuş gibi halka açık bir mekanda konuştukları için bazıları ters ters bakmıştı konuşanlara.Neden ters baktıklarını düşündüğümde hak vermiştim bakanlara.Çünkü istatistiklere göre Türkiye’nin 600 bin nüfusu şizofren hastasıydı.Kim bilir konuşanlara ters bakanlar ya şizofren tedavisi görüyordu,ya da bir hasta yakınıydı.

Bir kere şizofren kelimesi ; gerçeklerle iletişimi kopmuş,gerçek dışı düşüncelerle hareket eden,düşünce, duygu ve davranışlarında önemli bozulmalar yaşayan insanların içinde bulunduğu ızdıraplı bir ruh hastalığını ifade eder. Bilinçsizce kullandığımız şizofren kelimesi hakaret sayılan kelimeler arasında yer aldığı için iletişimde ağız alışkanlığı olarak kullanıldığında  hakareti amaçlamasa da, yine de bu tür hitaplar,şakalar tüm hasta kişilere, hatta yakınlarına yönelik bir onur kırma ve aşağılama durumunu barındırır. Bu sebepten şizofren olsun ya da olmasın her iki tarafa da şaka mahiyetinde kesinlikle söylenmemesi gereken kelimelerden biridir.İşte toplum içi davranışlarımızda bizler bunlara hiç dikkat etmiyoruz.

Hatta şizofrenlerle ilgili bir araştırma yazısında okumuştum.”Tarihte şizofreni hastalığı tanısı konmuş pek çok sanatçı vardır” diyordu.

Öncelikle sanatçı ve şizofren arasındaki farklılıklar nedir ne değildir onu kavrayalım.
Sanatçı;
Kişisel birikimlerini, bilinçaltını, yaşam felsefesini, kollektif bilinçaltını harmanlar.Derinlerde yatan, işlenmemiş ham malzemeyi deneyim, bilgi, ustalık ve estetik elementler yardımıyla işleyerek topluma sunar.
Şizofren ise;  çoğunlukla kendi iç dünyasını anlatan mesajlar verir, kendisi için özel anlamı olan semboller kullanır.
Şizofren olduktan sonra sanatçı olanlar ile profesyonel sanatçı arasındaki tek fark; kendini ifade etmesi, yaratma dürtüsü ve ölümsüz olma isteğidir.
Bu arada rica ederim “Şizofren” diyerek ,aşağılayarak ya da sallayarak hastalıkmış diyerek de  geçmeyin lütfen  

Bugün Louis Wain,Vincent Van Gogh,Carlo Zinelli,Adolf Wölfli gibi ressamların yapmış olduğu resimlere bakarsak onlar şizofren sanatçılar arasında hatırlanabilecek isimlerin en başında gelir.
Farklı sanatlarda isimler örnekleyecek olursak;

  • Fransız oyun yazarı, oyuncu, yönetmen ve şair Antonin Artaud,
  • Alman lirik şair Johann Christian Friedrich Hölderlin,
  • Avustralyalı konçerto piyanisti David Helfgott,
  • Polonyalı balet Vaslav Nijinski,
  • ABD’li matematikçi John Forbes Nash,
  • ABD’li caz trompetçisi ve kompozitörü Tom Harrell gibi isimlerin başarılarını görebiliriz.
  • Tabi ki Şizofren sanatçılar arasında 50 yılı aşmış rock müziğin efsane ismi Pink Floyd grubunun bestekarı ve vokalisti Syd Barrett’i de unutmamak lazım.

Buraya kadar Avrupalı sanatçıların isimlerini gördük.Kendi sanatçılarımızdan da şöyle baktığımız zaman,görünen yanıyla imrendiğimiz o ünlü isimlerin bir çoğununda şizofren tedavisi görmüş olduğunu görüyoruz.Tedavilerden sonra hayatları kendilerine zehir olurken,diğer yandan bizlere ışıl ışıl görünebilen bu insanların aklımızda kalan yeteneklerinin ve yaratıcılıklarının tek nedeni ise şizofreni olmuş olmalarıdır.

Çok uzağa gitmeyelim filmleriyle gönlümüze taht kurmuş,en akılda kalır ismi hababam sınıfının meşhur Mahmut hocası Münir Özkul. Sahi oyuncu Münir Özkul’un bir dönem toplumdan yaşadığı sıkıntılardan dolayı oyunculuk döneminde aynı zamanda şizofreni ile de mücadele ettiğini kaçımız biliyoruz ?

Münir Özkul, rahatsızlığı için kullandığı ilaçlardan fayda görmeyip alkole nasıl sarılmış olduğunu  bir röportajında şu kelimelerle anlatmıştır “Bu,sanatçıların çok başına gelen bir şey.
Sevilmek istiyoruz,yani toplumdan bir şeyler bekliyoruz,biraz takdir bekliyoruz.Olmuyor,gelmiyor…”

Münir Özkul yine bu röportajında içkiden nasıl kurtuldunuz sorusuna da şu şekilde cevap verir  ; “Tam şuurlu olarak yapmadım bunu.İçkiyi bırakmayı çok istiyordum.Gitmediğim doktor,yatmadığım hastane kalmadı.Hastane duvarlarının arkasına girdiğim zaman kendimi rahat,emniyette hissediyordum.Fakat dışarı çıkıp o toplumun dışarı çıkar çıkmaz hissedilen baskısı var ya hissettim bunu….Bir sanatçı olarak sevilme zorunluluğu.çalışmak zorunluluğunu sırtımda hisseder hissetmez o çocuksu bünyem hemen paniğe kapılıyor ve  hemen içki şişesine sarılıyordum.”

Bir gün Münir Özkul’un yakın arkadaşı Haldun Taner Münir Özkul için ünlü bir psikiyatr olan  Dr. Süleyman Velioğlu’ndan bu rahatsızlık için randevu almıştır ve doktorun Haldun Taner’e cevabı enteresandır. Zaten  Dr.Süleyman Velioğlu 1967 de kişisel bir sanat anlayışı geliştirerek  Akatünvel Sanat Grubunu  kurmuş olan bir doktordur.Yani sanata çok uzak bir kimlik değildir. Dr. Süleyman Velioğlu aynı zamanda Türkiye’de Psikiyatri alanında Creative Art Therapy yani Sanatla Teşhis- Tedavi yöntemini uygulayan ilk kişi olarak bilinmektedir.Bu çalışmaların dışında “Bir Sizofren Hastanın Sanat Ürünleri”  “Prepsikotik Aşamadan Psikoza Şizofrenik Süreç” “Akıl hastası Ve Sanatçı” “İnsan Ve Yaratma Edimi” adında  kendi ilmiyle ilgili kitaplarında yazarıdır.Tüm bilimsel araştırmalarını sanatla teşhis ve tedavi üzerine yaptığı için Haldun Taner şizofren ve sanatçı olan Münir Özkul’u Dr.Süleyman Velioğlu’na getirmiştir…Doktorun Münir Özkul için “Bu adamı neden iyi etmek istiyorsunuz? Sanatı ve başarısının nedeni bu yakındığı özellikler. Onları iyi edersek, ortada sağlıklı bir kabuk kalır. Bırakın olduğu gibi devam etsin, şimdi mutsuzlukları içinde mutludur. İyi olursa büsbütün mutsuz olur.” demiştir.

Sizi bilmem ama Haldun Taner ile psikiyatrın arasında geçen sohbetin bu kısmı  beni oldukça etkiledi.Münir Özkul için söylediği bu sözleri tüm şizofreniler için düşünürsek hani haksız da sayılmaz.Şizofrenler bana göre ayrıcalıklı insanlardır. Düşünsenize mutsuzluklarınız ilham kaynağınız,mutsuzluklarınız mutluluk kaynağınız ve mutsuzluklarınız yaratım,üretim kaynağınız,mutsuzluklarınız toplumsal bir hesaplaşma kavganız.Bu mücadelede sizi kucaklayan sığındığınız birde hayal dünyanız var.Bu kendini gittikçe toplumdan soyutlayan ayrıcalıklı ruhu ilaçlara boğarak öldürmek ve sadece etten bir kostüm giydirip ruhu ölmüş diğer ruhsuz dolaşan canlıların arasına katmak bana göre hiç de mantıklı değil.

Dr.Süleyman Velioğlu’ndan sonra tıbbi araştırmalara göre geçmişten bugüne şizofreni hastalarının sanata, özellikle resim ve müziğe ilgilerinin yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bu sanatların hastalığın teşhisinde, gidişatının tespitinde çok faydasının olduğu da belirtilmiştir.Müzik dinlemek ve aktif müzikal etkinlikler şizofreni hastalarında gerilemiş olan toplumsal iletişimde,psikolojik, sosyal ve zihinsel becerileri geliştirmeye katkıda bulunduğu için, hastaları topluma kazandırma bilinciyle bugün yan etkili eski tedavi biçimlerinin yerine uyku vermeyen yeni kuşak ilaç tedavisine ilaveten,hastayı dış hayata yaklaştırma terapisi ve sanatsal faaliyetler terapisi birleştirilmiş ve bazı merkezlerde şizofreniler için sanatsal uygulamalar altında tedavilere başlanmıştır.

Bu arada sanatla teşhis- tedaviden bahsetmişken şizofrenlerin yazan kısmına da dokunmamak ,onları da anmamak olmaz. Hatırlar mısınız bilmem Ateşin Düştüğü Yerden Sesler, Yüzler, Öyküler Yarışması  adı altında 2009-2010-2011 yıllarında sadece şizofreni hastalarının eserleriyle  katılabildiği bir yarışma düzenlenmişti.Bu yarışmanın amacı şizofrenilerin hayata katılımına destek vermekti.
Bu yarışma sonucu 2009’da ilk 10’a girenlerin öyküleri Doğan Kitap tarafından “Hayat Bana Yüreğini Açıyor” ismiyle kitaplaştırılmıştır..Yine aynı yarışmanın 2010’da ilk 10’a giren öyküleri ise “Hepimiz Deliyiz” adıyla yine Doğan Kitap tarafından basılmıştır.

Yarışmanın 2010 yılı 1’incisi SÜVEYDA ÖLÜDENİZ,  2’cisi  ise YASEMİN ŞENYURT olmuştu.

Yarışmayı kazananlardan  Süveyda Ölüdeniz kendisine neden yazdığı sorulduğunda şöyle bir cevap verir ;

“Birçok nedeni var. En büyük hayalim yazar olmak. Bazen kilidi çözen; aşk, öfke, ya da bir espri oldu, ben de yazdım. Delirmemek ama deli kalmak için yazıyorum. Dünyayı yan yana getirdiğim kelimelerle havaya uçurmak istiyorum. Kendimi tutsaklıktan kurtarmak için yazarken başkasına dönüşüyorum ve hayatı kelimelerle becermeyi seviyorum. Mutsuzluğuma soyluluk katmak için yazıyorum. Ölüme kelimelerle sarkıntılık etmeyi seviyorum, sevgili bulmak için yazıyorum. Yazmak, aklımın hapishanesinden delirerek kaçmamı sağlıyor. Cinayet işlememek için kelimelerle cinayet işliyorum. Düşmanıma benzemeden intikam almanın yolu yazmak. Hiç kimseden emir almamak için yazıyorum.”

Yarışmanın 2 cisi Yasemin Şenyurt ise yazarak ataklarını atlatabildiğini,yazarak sorunlarını teker teker sorguladığını anlatmıştır.Yazarlarımızın duygu ve düşünce anlatımlarına bakarak şizofreni nedir diye düşündüğümüzde hekimlik terimi haricinde  bu duruma o halde şöylede diyebiliriz şizofreni bir takdir edilmeme,onaylanmama,dışlanma korkusu ile sürekli en iyisini yapma baskısı altında gelişmiş, toplumdan ve çevreden kaynaklanan,travmalar,kavgalar vesilesiyle insan ruhunun yaralanarak,genetik faktörler eşliğinde ortaya çıkması.

Burada dikkatimizi çekmesi gereken ve anlamamız gereken şudur; her iki yazarımızın da  yarışmadan sonra hayatlarında takdir edildikleri için psikolojik açıdan büyük bir rahatlık hissetmiş olmalarıdır.Tıpkı Münir Özkul’un “Sevilmek istiyoruz,yani toplumdan bir şeyler bekliyoruz,biraz takdir bekliyoruz.” dediği gibi.Bu sebepten diyebiliriz ki takdir edilmemek bu hastalığın alevlendiricisi ve tetikleyicisidir.Gaipten sesler duymak ve paranormal hikayelerin kahramanı olmak ise ilk zamanki verilen belirtilerden çok sonraki atak evreleridir.

Öte yandan kiminin sanal dediği bizimse dijital dünya diye adlandırdığımız İnternet alanında  günümüz yaşantısına ve insan hikayelerine baktığımızda, kendi iç dünyasını anlatan mesajlar veren, kendisi için özel anlamı olan semboller kullanan sayamayacağımız kadar sayısızca insan görmekteyiz.Kim bilir onlarda  yazarlarımızdan SÜVEYDA ÖLÜDENİZ ve YASEMİN ŞENYURT gibi midir bilinmez.

Belkide şu an düşünmeye başladınız,ben ya da ailemden biri veyahutta yakın arkadaşım şizofreni midir değil midir,korkmalı mıyım,nereden anlayacağım bu hastalığın belirtileri nedir derseniz ,tıp dünyası bu belirtileri şu şekilde sıralıyor. Şizofreni başlangıcı olan kişilerde bu durum algıda kusur ile başlamakta,sonra sırasıyla düşünce oluşturamama ve düşüncelerde bozulma,bir durumu,kişiyi yargılarken yargıda dengesizlik kusur belirtisi,örneğin şizofrenler duygularını rahatlıkla yansıtamazlar,sevgi,öfke,coşku gibi duyguları ya aşırı tepki ya da içindeki coşkuya karşın kendilerini kısıtlayarak sessiz bir moda geçerler,hafıza karmaşaları mevcuttur,bellekleri sürekli karışıktır.Doğru ve yanlış kavramları bozulur.Doğrunun bir tane olduğu yer vardır siyahın siyah olması gibi lakin şizofreniler doğruyu yanlış olarak kabul ederler.Eğer siyah sizin doğrunuz ise onların doğrusu beyazda inat eder.Bu yüzden sağlıklı birey olarak siz zıtlaştıkça gerilim artacaktır.Sonuç olarak bir çok davranışları garipleşerek göze batmaya başlar.Allah ile kavga etmek gibi,değişik dinlere yönelmek ve bunları kanıtlayıcı tarzda alim olmuşcasına konuşmak gibi ,halisülasyonlar ya da öte alemlerden üç harflilerden ses duymak gibi tuhaf davranışlar belirtiler arasındadır.

Bu yüzden ulu orta yerlerde durumundan emin olmadığınız çevrenizdeki insanlarla İletişim halindeyken “şizofren misin oğlum” diyerek aşağılama içeren “Gizli Damgalama” yı besleyen bu kelimeleri kullanmayın.Çünkü şizofrenler kabul edilmeme,dışlanma korkusuyla kendilerini kamufle ederler.Şizofren olduklarını bilseniz de bilmeseniz de öğrendikten sonra bu tür insanlarla iletişim kurmaktan da sakın korkmayın ve onları etiketlemeden sanata yönlendirin.Çünkü bu kişiler ne kadar iletişim kurarsanız o kadar topluma adapte olarak sanat desteğiyle iyileşme göstermekteler. Dr.Süleyman Velioğlu sayesinde  artık şunu diyebiliriz ki sıradan bir insanın bile şizofreni olduktan sonra sanatla tedavi edilmesi mümkündür.

Selametle kalın..

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

 

.

 

 

 

Paylaş

Hastalıkların Başı Çok Yemektir,İlaçların Başı İse Perhizdir.

Yaşam mücadelesinde nerede üzülen,yıpranan ağlayan sevdiklerimizi görsek “Güçlü ol ! Güçlü ol” sözleri hep dilimize dolanır .
Oysa ruhsal yönden güçlü olmak bedensel güçten geçer.Bedensel güç ise yine yaratıcının insanların bedenlerine gereken özeni göstermesi için şifa kodlarını yüklediği şifalı besinlerden geçer.Hatta bu konuda İbrahim Nehai hazretleri, “nebati gıda bulunmayan sofra, akılsız ihtiyara benzer ,mal ve evladının çok olmasını isteyen, bitkisel gıda çok yesin” demiştir.Lakin günümüz insanı bu hadisten maalesef bihaber olmakla beraber bir çoğu damak lezzetine göre beslenmeyi alışkanlık haline getirdiği için bedenine ne kadar fayda sağladığının, ne kadar zarar verdiğinin bilincinde olmadan beslenmekteler.Bunu çoğu kişi önemsemediği için bedenine gereken değeri vermez,daha çok önüne ne gelirse yiyerek kendini mutlu etmeyi vazife bilir..Sonuç olarak türlü türlü zincirleme hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalır.
İnsanoğlu bu pejmürde başıboş,duyarsızca beslenmeyi bırakmalı, bedensel şifresini keşfetmek ve ona göre bedenini severek sorumluluk alarak sağlıklı beslenmek zorundadır.

Öte yandan şununda bilincinde olmalıyız, insanoğluyuz, yaşamsal faktörler nedeniyle yorulabilir ve bu yorgunlukla bedenimiz yıpranır.Bu sebepten bedenimizi beslemenin dışında da şifa kodları yüklenen bu besinlerle de bakım yaparak bozulan yerlerimizi onarmak zorundayızdır.Bu bakımları yapmakta önemlidir, bedensel güce gereken desteği verir. Bu bakımlara örnek verecek olursak; bilinir ki naturel zeytinyağı 70 derde devadır,dökülen saçlara rafineri olmayan naturel zeytinyağı ile bakım yapmak gibi,mantar suyuyla gözlerdeki ağrıyı önlemek ve parlaklık kazandırmak gibi ,yeşil yapraklılardan tere ile depresyon kür tedavisi uygulamak gibi ,çörek otuyla uykusuzluk ve unutkanlık sorununu çözmek gibi ve daha nicesi.

Unutmayın ki bedensel güç her şeyden önemlidir,çünkü bedensel gücü yüksek olan kişinin ruhsal gücü de yüksek olur.
Bedensel gücü zayıf düşürecek tarzda beslenmek ve vücut bakımı yapmamak hem ruhsal gücü düşürür hemde yaşam mücadelesinde insanoğlunun her alanda zayıf düşmesine neden olur.
Ruhsal gücü yüksek insanın özgüveni yüksek olur, kendi değerleri ve doğruları doğrultusunda yaşar,hayatındaki başarı ve mutluluk kavramlarıyla cesurca yüzleşir.Bir insanın ruhsal gücünün yüksek olup olmadığını karşısına çıkan zorluklarla ve onlara gösterdiği tepkilerle ölçebiliriz.
Ruhsal gücü düşük olanlar ,aldıkları kötü bir haber ve olumsuz eleştirinin karşısında çaresiz olduklarını, olanlar karşısında da mücadele edemeyecek durumda olduklarını düşünürler.Küçük şeylerden mutluluk duyamaz hale gelirler.Sinir ve stres katsayısını yükselten durumlar karşısında anksiyete moduyla fevri davranırlar.Ve sorunun hep başkalarında olduğunu savunurlar.Sağlıklı beslenmeyerek hem bedensel gücü hem de yaşam kalitesi düşmüş bu kişiler sürekli problemlere odaklanırlar.Bunun içinde daima kendilerine uygun bir dostla dertleşmek ihtiyacı duyarlar.
Bu durumda da ruhsal güç kaybı toplumsal olarak bulaşmaya başlar ve otomatikman sürü psikolojisi devreye girer.Bugün bu potansiyel tehlikenin bilincine varmış bir çok kişi ruhsal gücü düşük insanlardan işte bu yüzden kaçmaktadırlar.
Demem o ki ; bu durumları yaşamamak ve yaşatmamak için en başta bedensel şifrenizi keşfederek sağlıklı beslenmek zorundasınız.Bu sizin en başta yaratıcınızın size hediye etmiş olduğu bedeninize karşı sorumluluğunuz ve görevinizdir.
Yine bu konuda bizlere bilgi sunan Seadet-i Ebediyye de der ki ; “Hastalıkların başı çok yemektir. İlaçların başı ise perhizdir ” der..

Bedeninizi sevin ve ona iyi bakın..Sağlıklı ve mutlu günler dilerim.

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Çocuklar Cennete Kesilmiş Bilet Değildir.

İnsanlığın en büyük imtihanıydı evlat yetiştirmek,nesil yetiştirmek…
Ve demişti ki “Cennet annelerin ayakları altındadır.”Bundan ötürü sandılar ki her doğuran evlat sahibi kadın cennete gidecektir.Oysa çocuklar her annenin cennete kesilmiş bileti değildiler.
Bir kadının yaratıcının karşısında anne olarak yeri ayrıydı,insan olarak, kul olarak yeri ayrıydı.Bir anne yeryüzünde yaratıcısını sevindirecek ne kadar iyilik ve hayırlı iş yaptıysa kendi mükafatını (cennet kapısını) tıpkı erkek gibi kendi kulluk boyutunda kazanır.
Yine kadın-erkek olsun,anne baba olarak ne kadar iman gücü zayıf, inancı zedelenmiş olursa olsun,ister dindar olsun ister dinsiz olsun ; anne-baba olarak her zaman doğurdukları çocuklardan evlatları tarafından saygı, sevgi ve yardım görmeye hakları vardır.
Çocuklar bir kavmin cennete açılan kapılarıdır,kanatsız melekleridir,günahsızlardır ve yaratıcının karşısında kıymetlidirler. Fakat o kıymetli varlıkları doğuranlar ise ; doğurduklarının saygı ve sevgisine,merhametine göre de Allah hükmünde o kapının anahtarlarıdır.
Bu yüzden Cennet annelerin ayakları altındadır.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Bilirim Siz Ölüleri Seversiniz.

 

Ölmek lazım sayılmak için, sevilmek için,hatalarının unutulup iyiliklerinin anımsanması için ,”şu fotoğrafta da ne güzel gülümsemiş canım benim” demeleri için.
Ölmek lazım “ya baksana nelerde yazmış bırakmış, anlatmış,satırlarında seni,beni,onu anlatmış, meğer kendisini bizden saymış,anlamamışız sessizliğin tınısını çığlıklarıyla harmanlamış, ama kimselere garibim sesini duyuramamış” demeleri için.
Ölmek lazım işte “beni ne çok severdi,ne emek verirdi, birlikteliğimiz için neler yapmıştı ben ona hak etmediği onca kötü şeyi yapmama ve canını acıtmama rağmen,bana hayata karşı dimdik durmayı o öğretmişti,şimdi beni onun gibi kim sevecek,kim çekecek,kim anlayacak ruhumu,beynimi kim düzenleyecek “diyerek ağlayanları duymak için ölmek lazım dostum…

Tıpkı sizi sevenlerin öldüğü gibi ölmek lazım işte.Bilirim siz ölüleri seversiniz,ölümü sevmezsiniz.Fakat ölüler sizi ölene kadar severler, öldükten sonra sevmezler.
Neden mi ?
Çünkü onların katili zaten sizlersiniz.Bu yüzden siz ölümü de sevemiyorsunuz işte,siz korkarsınız ölümden.
Siz yapay dünyanın kabadayıları,siz yaratıcının nefes üflediği kalbin size bahşedilen, gönderilen masum insanların sevgisini hunharca kullanıp ezerken ancak yapay dünyada celallenip dayılanırsınız. Kırarsınız,dökersiniz alemin en iyisi kralı biziz diyerek..
Kimse sizi öldüremeyecek kadar dürüstsünüzdür,yaşamayı hak ediyorsunuzdur çünkü.
İyisinizdir,hoşsunuzdur,yanlışların alayı size yapılmıştır da siz harikasınızdır.
Geceleri akıl melekeleriniz kafanıza balyozla vurur “yalan söylüyorsun ! yalan konuşuyorsun ! sus artık yalan konuşma,neler yaptın bir baksana ” diye diye geceleri kimseler yok iken yastıkları kucaklatıp ağlatırlar sizi içten içten.
Çünkü bilirsiniz kendinizi fakir tesellisiyle kandırmaya çalıştığınızı,kimsenin bilmediğini de sanırsınız ya biraz güç toplarsınız,aptalca uyuşturur bu sanrılar sizi.
Sabahın hayrına uyanacağınıza gecenin şerrini taşırsınız aydınlıklara.Güçlü olmak için insan kalbi kıra kıra yaşarsınız.
Ağzınızdaki dilin kıvrımlarıyla,envan çeşit yalanlara bezenerek
aptalca aktarırsınız fakir tesellilerinizi ,etrafınızda size kendini heba etmiş masum varlıklara.

Siz ölüleri seversiniz işte.Onlarda zaten siz onları bu şekilde seversiniz belki diye ölmek istediler…Siz dünya gözüyle sevmediniz ,kalp hakkını vermediniz diye yaratıcılarının şefkatli kollarına sığınmak için,sağlıklı halleriyle her gün çektirdiğiniz duygusal acılar yüzünden ölmek için dua ettiler..Gün gün eridiler,kimi üzüntüden hastalığa kaldı sırasını bekledi,kimi
kalbinde alacak hesaplarıyla onca acı ve ızdırapla yaratıcısına kavuşmak ümidiyle kendi kararıyla çekti gitti..

Zihnini yokluyorsun ve gülüyorsun değil mi ? “Çok şükür diyorsun olmadı öyle bir şey..Belki de sen farkında değilsin olacak..Etrafına bir bak,sorgula,yokla bakalım..
Sırasını bekleyenlerin değil de kendi kararıyla bu yaşamdan çekip gidenin, ya da gidecek olanın suç ortağı sensin işte ..Söylesene kaç tane kırdığın kalp var,kaç tane kalbinin içine akıttırdığın göz yaşı döken insan var ?
Sırada kaç tane ölmek için dua eden var ?
Ya da seni ölümüne sevdiğini söylerken,yaşamın getirdiği ağırlıkları varlığınla unutmaya çalışan,seni kendine anlamlandırırken yaşam enerjisini sana boşaltan,elinde tuttuğun,kandırdığın kaç kişi var ?
Kötü hallerini gördüğün halde görmemezlikten geldiğin,
Sevginden kollarından mahrum kaldı diye sağda solda şefkatli kol arattırdığın kaç sevgi açı masum var ?
Sana ihtiyacı olduğunu söylediği halde işim var diyerek keyfe aleme dalmaya gittiğin duymamazlıktan gelerek ağlattığın kaç kişi var ?
Sevgisizlikten delirttiğin için intiharın kollarına kendini bırakan, masumken günahkar ettiğin daha kaç can var ?

Siz ölüleri seviyorsunuz işte ,ancak öldükten sonra keşkelerle ağlıyorsunuz arkalarından başka yaptığınız bir bok yok.
Ancak kendinizi seviyorsunuz,gariban kalpleri paraya tapan yanlarınızla katlediyor gönderiyorsunuz hastalıklara ve ölüme.

Geceleri halen akıl melekelerin geliyorsa ,sana hatalarını yüzüne vuruyor ayna oluyorsa çok şanslısın.
Sırf sen onu bu dünyada sevmeyip,ezdin diye ölmek isteyen onca masum can var ya ; direne direne artık o gece akıl melekelerini görememiş duyamamışlardı.
Kalk geç olmadan, bak aynaya ve vur o bencil,egoist korkak suratına !
Ardı ardına vur tokatları.Hani yaratıcının nefes üflediği kalbin sana bahşettiği gönderdiği o masum insanların sevgisini hunharca kullanıp ezdin ya; işte onun için tükür o kertenkele suratına ve ağlattığın kalpler için ağlayarak af dile yaratıcından..
Unutma aslolan ölüleri sevmek,öldükten sonra sevmek,kıymet bilmek,kendini bir mezar taşına konuşarak affettirmek değildir .
Aslolan diriyken kıymet bilmektir,diriyken üzmemektir,diriyken incitmemektir,diriyken sevmektir,diriyken yarasına merhem olabilmektir,göz yaşını silebilen yakın bir el olmaktır,iki elin kanda da olsa ona koşturan ayak olmaktır,eksiğini tamamlayabilmektir. Hatalar insan içindir, olur da göz yaşını akıttıysan diriyken ağlattığından af dilemektir.

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Narsist Burjuva Nöbeti

 

Hep duyarım. Aldığı eğitimin kalitesinden, yaşamının en sefil ve ezik döneminde, döneminin burjuva rüzgarından etkilenmiş ,kabul edilememe korkusuyla, okuduğu kitap sayısından, dinlediği müzik tarzına kadar, kendini entel dantel kariyer zirvesinde görüp, toplumdan soyutlayarak yaşamış, kendini bilgelikle etiketleyerek kendinden başkalarını beğenmeyerek yaşamış insanlara her zaman çok üzülmüşümdür.

Çünkü yaşam seçtikleri çizgide otomatikman yalnızlığı kendilerine hediye etmeye başlar ve kendilerini soyutlayarak kalite olarak ayırsalar da her insan gibi onlar da vesvese denilen illetin kucağına düşerler.

Narsist bir duygunun esiri olduklarından ötürü bulundukları durumu da kabullenemiyorlar, topluma uyum sağlayamadıkları için de kendilerini tedavi etmek için mutluluk ustalığına soyunuyorlar.

Geçmişlerinden getirdikleri bilgilerle dışladıkları toplumun bireylerine bilgece tutunmaya çalışıyorlar. Beni üzen tarafı bu.. Sanırım mutsuzken topluma mutluluk ustalığı yapmak ve bilgelik taslamak da böyle bir şey…

Mutlu bir varlıksan; toplumun sana ihtiyacı vardır, onları dışlamadan, ezmeden, sınıflandırmadan mutsuzluklarına odaklanabilirsin..

Fakat mutsuz isen özünle yüzleşerek önce kendi iç dünyanın mutluluğunu inşa etmelisin. Biraz inziva biraz da inşirah..

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Hasta Dünya İnsanı

 

Davranışı her ne kadar bilinçdışı belirlese de zihinsel sağlık sorunlarıyla mücadele eden insanların artık kendilerini kamufle etme ihtiyacı duyduklarını gözlemliyorum…

Bu durum bizim ülkemizde daha berbat bir durumda. Ağlayana “ne kadar da zayıfsın ,çok gülene sen iyi değilsin” diyen bir toplumuz. Dil düşünceden daha çok tehlikeli diyebilirim. Düşünce zihnin derinliklerinden gelirken zihinde kalırsa bir sakıncası yok da dile dökülürse dil kötü düşünceler için potansiyel tehlikedir.

Atalarımız boşuna dememiş “eline, diline, beline sahip ol” diye. Ama dinleyen nerdeee?

Acaba insanların dilleri olmasaydı sadece beden diliyle anlaşabilirler miydi?

Neden anlaşamasın ki,üstelik Dünya üzerinde kullanılan bir işaret dili bile mevcutken .

Neyse …

Konumuz; bu dünyada ki hayatı güzelleştirecek insan tipleri. Dünyamızın uzun zaman öncesinde altın çağ denilen döneme girmişliği vesilesiyle şu zamanlarda onlardan bahsetmemek tabi ki olmaz.

Ruhsal olarak uyanmış ve ruhsal olarak gelişmiş telepatik iletişimin çalışma şeklini kavramış, spiritüel tekamüle ermiş, kozmolojik seyahati başarmış 3 cü boyuttan 4 cü boyuta geçerek bilgiye erişmiş yüksek titreşimli insanlar.

Sayıları çok az olsa da hasta olan dünya insanını düşünsel, moral ve ruhi destekle yaşamda tutmaya çalışıyorlar. Ne güzel değil mi ?

Buraya kadar kulağa hoş manzaralar.

Dünya insanı ise gerçekten hasta,sürekli bir umutsuz,sürekli bir şüpheci,uyumsuz,iyilik kabul etmez tavırlar,asabiyet,oto-kontrolsüz,negatif enerjilere meydan okuyacağına sürekli bir olumsuzluklara teslimiyetçi,acınası küçük Emrah tiplemeleri,Halil Sezai’den incir reçeli isyaaaan tiplemeleri,böyle sürekli uyuşmak ve uyumak talepleri,morfinsel arzular,alkol şişeleriyle dans etmeler,votka ile yapay enerjilerin çiftleşme sahnesinden patlayarak çıkan,nirvanada küfrün 7 kategorisiyle kafa arama havaları derken bonzailer,pembeler,şekerler,sentetikler bunlardan bahsederken bile yüzüm buruştu ?

Fikirler,anılar veya uyarıcılar bilinçli zihnin dayanma gücünü aşacak şekilde bunaltıcı veya uygunsuz hale geldiklerinde bastırılıyorlar.İç güdüsel itkilerimizin yanına,bilincin erişemeyeceği şekilde maalesef bilinçdışımıza depolanıyorlar.Bilinçdışı dediğimiz ise insanın düşünce ve davranışlarını sessizce yönetmeye başlıyor.Bilinçli ve bilinçdışı düşünceler arasında bir fark vardır.İşte o fark her ne ise dünya insanında ruhsal gerilim dediğimizi doğurmaktadır..Dünya insanı iç dünya ve dış dünyanın karmaşasında suçluluk ve yetersizlik duygusu ile kendini cezalandırma dürtüsüne kapılmış durumda.Ruhsal gerilimin esaretinde kalan hasta dünya insanı,bu sebepten sürekli bir hareketlilik halinde yaşıyor,istem dışı dürtülerle de ruhsal ve bedensel olarak boşalım kanallarını zorlamaya başlıyor.

Pskilojiye göre İtkiler davranışlarımızı yönetir,bizi temel gereksinimlerimizi tatmin etmeyi vaat eden seçimler yapmaya yöneltir.İtkiler sağ kalmamızı garanti ederler.Yiyecek ve suya gereksinim,türümüzün devamını garanti eden seks arzusu,sıcaklık,korunma ve arkadaş bulma ihtiyacı gibi.

Yukarıdaki paragrafta sürekli bir umutsuz,sürekli bir şüpheci,uyumsuz,iyilik kabul etmez tavırlar,asabiyet,oto-kontrolsüz diyerek bahsettiğim hasta dünya insanını anlayabilmek için insan zihnindeki katmanların görevlerini iyi bilmek gerekir.İnsan zihninde bilinç,ön bilinç,bilinçdışı olmak üzere 3 katman varken diğer yapısında da ego,Id ve süperego denilen katmanlar mevcuttur.Hasta olan bir dünya insanı ise bu katmanlarla ilgilenmez istem dışı dürtüleriyle ruhsal ve bedensel olarak boşalım kanalı arayışına başlar.

Hayır hayır düşündüğünüz gibi değil.Kesinlikle hasta dünya insanını psikiyatrik ilaçlar düzeltemeyecektir.Nasıl ki alkol ve uyuşturucu kullanan kişilerin beynindeki Alfa – Beta – Gama – Delta – Teta frekansları kapalı oluyorsa,psikiyatrik ilaçlarda frekansları kapatır.İşte tam da böyle durum da ilaçlar yerine ruhsal olarak uyanmış ve ruhsal olarak gelişmiş telepatik iletişimin çalışma şeklini kavramış,spiritüel tekamüle ermiş,kozmolojik seyahati başarmış yüksek titreşimli insanlar devreye girmelidir.

Bana göre dünya içi yaşamda psikiyatrik ilaçlarla ruhların perdeleri sonsuz bir karanlığa mahkum edilmektedir.Hastalığın ilk evresinde bilinçli olan insan ruhu aslında bilginin ve ruhsal kimliğinin farkında olsa psikiyatrik ilaçlara sığınmadan kendini iyileştirebilecek güce sahiptir.Nasıl mı ?

Makro ve mikro kozmos (Evren ve İnsan) kavramını öğrenerek.

Çünkü İnsan mikro kozmos; Kozmos Makro İnsan’dır .

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Her Bilgi Doğru Bilgi Değildir

Artık şunu biliyorum ki ; dünya denilen yerde doğru bilgilerin akıtıldığı insanlar var ki; onların çoğunluğu bir kaçı dışında gerçekten susuyor,cehalet bu yüzden konuşuyor.
İnsan denilen canlı gündelik yaşadığı yaşamında koca bir tiyatro izleyerek kötüler tarafından uyuşturulurken,bu insanlardan sadece şuurlarının üstüne geçebilenler,auraları geniş olanlar ve kötü enerjiden arınabilenler,temizlenebilenler bilgi akışının devamı için bilgi merkezince bilgilendirilmeye devam ediliyor.
Gündelik yaşam tiyatrosuyla kafası meşgul edilen insanların bu yüzden bildikleri kendilerine yetmiyor.Bildikleri kendilerine yetmiyor çünkü mutsuz, depresif, stresli ve gergin yaşamlara mahkum edilmiş haldeler.
Doğru bilgi,ancak kendisine uygun enerji ortamını hissettiği zaman doğru kişiyi yakalayabiliyor.
Bana göre her bilgi doğru bilgi de değildir aynı zamanda.
Ve ne kadar sorgularsan sorgula doğru bilgi negatif enerjinin yoğun olduğu gerilimli atmosferlerde aktif olmaz.Negatif enerji kötü enerjidir ve evrendeki bütün kötü ırklar bu enerjiden beslenerek yaşam alanlarını genişletirler.Negatif enerji aynı zamanda İnsan için radyasyon demektir ve radyasyon her canlının biyolojik olarak DNA sını nasıl bozuyorsa,sağlıklı bir bedeni 2.5 – 6 Gy ( 2 500 – 6000 mGy) dozu ile nasıl kısırlaştırıyorsa,sağlıklı zihinlere ulaşması gereken doğru bilgileri de bozar..
Ve insanlardaki gözlemlediğimiz düşüncede ki kısırlık ve kabızlık diye nitelendirdiğimiz durumların ana nedeni budur.Düşüncede kısırlık ve kabızlık yaşayan kişiler kötü enerjilerin etkisiyle hem doğru bilgiye ulaşamıyorlar hem de cehaletin çizgisinden kurtulamıyorlar.

Bazı kişilere şaka gibi gelse de ülkeler arası savaşlar, sokak isyanları, yaşanan depremler(tektonik enerji patlaması),biyolojik savaşlar sonucu çoğalan hastalıklar,diplomatik ve ekonomik krizler,mutsuz, depresif, stresli ve gergin yaşamlar ,maalesef kötü durumların yaşanmasına neden olan negatif enerjiyi daha üst boyutlara taşımış ateşlemiştir.
Bu durum DNA sı bozulmuş,düşünemeyen insan ile de körüklenmiş, toplum sağlığını ve hareketlerini etkisi altına almıştır..Sonuç olarak kendisini var edebilecek güçte olan insan,hem kendisini hem de yaşadığı gezegeni negatif enerji ile besleyerek yok edebilecek duruma gelmiştir.Çünkü kendisini negatif enerjiden korumasını bilmeyen bir canlı yaşadığı gezegeni asla koruyamaz.
Ey insan !!
Kendini ve yaşadığın gezegeni koruyabilmek için doğru bilgiye ihtiyacın var.Dünyaya üç yaşında bir çocuğun gözlerindeki ışıltı ile bakmadığın sürece bu konuda ki ihtiyacın olan doğru bilgiler asla sana gelmeyecek.
Ülkeni seviyorsan,bir ülkem olsun derdiyle çatışmalara giriyorsan, önce yaratıcının kudretine inan ve yaratıcının senin dışında yarattığı tüm yaratılmışlara pozitif enerji ile yaklaş.
İçinde öfke ve korku varken,dışından yapmacık bir gülümseme ve endişeli bir kabulleniş ile asla pozitif enerji üretemezsin.
Çoğunluğun güttüğü düşünce ve hareketler doğrudur diye bir kaide yok.Yaratıcının sana bahşettiği aklını araştırmaya ve okumaya kullan.

İnsan dünyayı yok etmeye programlanmış bir canlı bombadır aslında.. Dünyayı imha etmektense doğru bilgiye ulaşarak üzerindeki bombayı imha et.Çünkü bu senin sorumluluğun.
O zaman ülkende olur yaşamını sürdürebileceğin gezegeninde.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

Ey İNSAN !!

Ey İnsan;
Hizmet üretimi sırasında ortaya konan insan kaynağıymış EMEK…
Adem’in de en değer vermediğidir aynı zamanda…
Ve İnsanı yıldıran,bezdiren,şevkini kıran ve kolay kolay düzeltemeyeceğimiz sorunlardan biri de bu…

Sizler de yaşadığınız yaşamda emek verdiğiniz ve insanlık için ürettiğiniz elle tutulur, gözle görülür somut olsun,soyut olsun varsa emekleriniz mutlaka İnternet dünyasını tercih etmektesiniz.Bir çoğu sıradan kullanıcı iken,bir çoğunuz araştırıyor,bir çoğunuz elinizin,bileğinizin ve beyninizin gücüyle zor şartlarda üretmek için yine İnternet’i kullanıyorsunuz.Çünkü çağımız İnternet çağı ve insanlara ulaşma alanı yine İnternet.
İnternet’in kötü yanlarından çok, iyi yanlarını da düşünerek hareket ederseniz,yaşamak istemediğiniz bir şeyi karşınızdakilere de yaşatmazsanız karşılıklı üretimin hem verimini alırsınız,hem de emeklerinizin karşılığını.

Yaşamda emeklerinizin hak ettiği yeri bulmasını istiyorsanız,etrafınızda ki emek veren başka canlılara da dikkat edip destek olmalısınız..
Zincirleme bir yasadır bu..İyimser olursun,verici olursun,üretici olursun,destekçi olursun,döner dolaşır olduğun kadar sana destek olanları da,seni sevenleri de karşında bulursun.Bulamadığında yılma ve pes etme..Kötümser olma.Beklediğin kişilerden değil beklemediğin kişilerden bulacaksın..

Empati ile düşünün karşınıza çıkan hadiseleri ve kişileri.
Değer yargılarınızı empatiden sonra çalıştırın.
Kişi kendinden bilir her şeyi.
Şu dünyada kolay bir şey yoktur.Hele emeksiz hiçbir şey yoktur.
Aşk bile yoktur.
Bu yüzdendir hepimizin söylediği bir nakarat vardır ve bilirsiniz hepiniz.
“Emeğe saygı” dediğimiz sözün içeriği de bu anlattıklarımı barındırır..
Sağlıklı bir ruh haline sahip olan İNSAN vakıf olduğu bir şeyde emek olduğunu hissetmişse, beğense de beğenmese de bir bütün olarak emeğe saygı göstermelidir.

Bunu neden yazma gereği duydum bazıları için attığımız adımları,yazdığımız her satırın parantez açıklamasını da yapmamız gerekebilir,açıklayayım.
ATLAS UFO UZAY BİLİMLERİ VE DÜNYA DIŞI YAŞAMI ARAŞTIRMA MERKEZİ nin kurucusu arkadaşımız,insanlık için haddinden fazla emek vererek,aklınızın alamayacağı bilgileri canlı olarak İnternet aracılığıyla öyle kendi görüntüsüyle falan da değil,uzayın bilmediğimiz derin boşluklarından görüntüler alarak hiç bıkmadan,fotoğraflara ya da anlatımlara kimse inanmaz diyerek canlı olarak kendi sesiyle cihazlarıyla çekimler yaparak bizlere taşıdı aylarca.
Kötü enerjilere maruz kalsa da yılmadı.İşte bu emektir.

Halbuki bu yayınlar ciddiye alınırsa bir çok araştırmacı yazara da kaynaktır aynı zamanda.
Fakat sırf bu değindiğim konu yüzünden arkadaşımız çalışmalarını durdurdu.Ve bu araştırmaları destekleyen,bu araştırmalara katılan bizleri de maalesef bu durum oldukça üzdü..
İnsanlık için hiçbir ücret almadan bu şekilde emek harcayanlarınız var ise bunun ne demek olduğunu iyi bilirsiniz.

Ne kadarınız ciddiye alır bilmiyorum diyorum,diyorum çünkü bu durumdan bir tek o arkadaşımız değil bir çoğumuz muzdarip durumdayız.
İnsanı yıldıran,bezdiren,şevkini kıran ve kolay kolay düzeltemeyeceğimiz sorunları şu faydasını gördüğümüz İnternet denilen alanda yaşamamak ve birbirlerimize yaşatmamak dileğiyle diyorum..

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

 

Paylaş

Dört Milyon Yıl Önce Kimdiniz ?

“Tanrı,Allah,Yaratıcı güç”

İnsan evrenden alabileceği bilgiyi inanmadığı sürece hiçbir zaman alamaz. İnanmaya başladığı andan itibaren bilgi akışı başlar.

İnsanın yaratıcı güç hakkında alabileceği bilginin bile sadece belirli bir yüzdesi vardır.Bu sebeple “insan her şeyi biliyorum” dese de aslında her şeyi bilmediğinin farkında bile değildir.Ruhumuzun cinsiyeti yok.

Ve her birimiz yaratıcı gücün bir parçasıyız.Bu yüzden Ruh bilgiyi aktaran enerjinin ta kendisidir.Buna inanmaya başladığımız andan itibaren sezgilerimiz açılır.
Beynimizde sezgilerimize yardımcı olan ve bu görevi üstlenen minicik bir organımız vardır.
Epifiz bezi ya da diğer adıyla pineal bezi veyahutta üçüncü göz dediğimiz o küçücük organ hissettiklerimiz hakkında bizi araştırmaya zorlar.

Eğer ışık ve karanlığı iki uç düşünürsek,ışıktan karanlığa doğru oluşturulmuş sonsuz bir havuzdadır ulaşmaya çalıştığımız bilgi.
Bu bilginin belirli bir yüzdesine,yani izin verildiği kadarına erişmiş olanlar öncelikle Tanrı’ nın istediği gibi Tanrı ile bir olmayı,birlikte olmayı kabul etmişlerdir ve yüksek benliği kavramışlardır.
Ruhsal evrimlerini tamamladıktan sonra da ruhsal olgunluk aşamasına geçmişlerdir.
Yaratıcı gücün gezegenimizde ayakta tuttuğu muhteşem bir sistemi var.

Sistem “Sevgi” ile işliyor.Bu sistemin temel ilkesine aykırı olanlara ise perde hiçbir zaman açılamamaktadır.
Ruhlarımızda denge ve şefkat olmazsa yaratıcı güçten ruhumuza kim olduğumuza dair bilgi aktarımı ve kaynak maalesef gelmiyor.
Ruhumuzun cinsiyeti yok ise ve ruh bilgiyi bedenler arası aktaran enerjinin ta kendisi ise ve her birimiz yaratıcı gücün bir parçasıysak düşünsenize 4 milyon yıl önce kimdiniz ?
Sevgiyle düşünün…

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

Kedinin Ruhumla İlişkisi

gmölı

Kedi acıkınca miyavlıyor.Gidip kedinin önüne yemeğini koyuyorum.Kedi yemeğini yerken sevgiyle bakıyor gözlerime.Yemeğini bırakıp gelip avuçlarımın içine kafasını sürtüyor.Patilerini kaldırıp omzuma yerleştiriyor.Kafasını okşuyorum.Usulca gidip yemeğini yemeye devam ediyor.O yemeğini yerken eski kedim geliyor aklıma.

Kendi halinde sabahtan akşama kadar çalan radyoda bir şarkı başlıyor.
“Zalim kader yine ördün ağlarını,bitsin yeter ! Hak etmedim ayrılığı”
Boğazım düğümleniyor.Kedi hissetmesin diye bir köşeye geçip sessizce ağlıyorum.Şarkı bitiyor inadıma çalıyor sanki Sezen Aksu.
“Tut ki karnım acıktı anneme küstüm,tüm şehir bana küstü.Bir kedim bile yok anlıyor musun ? Hadi gülümse”
O gülümse dedikçe sesimi kısa kısa daha da çok ağlıyorum.

Eski kedim için mi ağlıyorum,yoksa bir kedi yüzünden kaybettiğim senin için mi…
Yoksa senin yüzünden ölen kedim için mi…
Şarkılar çaldıkça anlamsız bir durum kafesliyor ruhumu.

“Şu kedi kadar sevmedin beni” demelerin aklıma geliyor.
Bir kediyi kıskanarak öldürüşünü ve sonra çekip gidişini düşündükçe öfkeleniyorum.
Seni de bir kedi kadar sevmiştim oysa.
Ama sen bir kedinin önüne yemeğini koyar gibi tenimi önüne koymamı istedin hep.
Şimdi düşünüyorum da, şayet senden payıma düşen sevgi, önüne koyduğum yemek karşılığında düşecekse,bil ki kediler karnı açken de tokken de seviyordu beni.
Buna sevmek diyorsan gör ki tıpkı kedilerin beni sevişi gibi demek ki ben de çok sevmişim seni.
Fakat sen kedi gibi sevmiyordun beni.
“Düşün beni düşüneyim seni,sev beni seveyim seni” gibiydi senin sevgi anlayışın.
Bu arada hani sebebi olduğun,uzunca bir zaman beni terk etmeyen o gerilim baş ağrılarım vardı ya,senden sonra yok oldular.Üzülebilirsin.
Şimdi bak sessizce ağladığım için olsa gerek yada eski kedimi kıskançlığından zehirlemiş olduğunu hatırladığım için olsa gerek,yada anımsadığım sen olduğun için yine başım ağrımaya başladı.Sevinebilirsin.
Olduğum yere uzanmak zorunda kaldım,baş ağrım geçer umuduyla gözlerimi kapattım.
Şimdi yanımda olsaydın kesin şunu da derdin “şu nankör kedi için ağladığın kadar ben ölsem ağlamazsın”.
“Keşke kedinin yerine sen ölseydin” demek geliyor içimden.Sonra “Tövbe” diyorum .”Allah versin hakkını” diyorum.
Ben bunları düşünürken,karnını doyuran kedim yatağımın üstüne çıkıyor, bacaklarımın üstünden yürümeye başlıyor.
Sanki bilir gibi,ağrıyan başımın üstüne göğüs kafesinin tüm sıcaklığını vererek yatıyor.Birde nankör derdin kedilere.Kıskanıyorsun biliyorum.Kıskan.
Şu kedi kadar sevmedin beni diyordun ya,acaba şu kediler kadar beni anlamadığın için, ruhumu göremediğin için olabilir mi ?
Bunları benim düşündüğüm kadar düşünmeni isterdim.

Bil ki kedinin ruhumla ilişkisi senin tenimle olan ilişkini tek geçer.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

Fitnesi Pisliği Artan Dünya!

 arakanda-budizm-vahseti-devam-ediyor
Yüklediğim görsel de de görüldüğü gibi Budistlerin caniliği gözler önünde…
Budistlerin oldum olası ilginç kıyafetleri, kazıtılmış saçları, ibadet şekilleri, törenleri, yaşadıkları yerler, yoga ve meditasyon gibi garip uygulamalarına bugüne bugün ben kendi halinde hiçbir Müslümanın karıştığını görmedim daha.
Bugün Kuran okuyarak dünya birincisi seçilen bir çocuk, sırf Kuran okudu diye pabucumun Budistleri tarafından vahşice öldürülüyorsa
Anlarım ki, işgüzar Deccal’in İslamiyet ve Müslümanlıktan rahatsızlığı sonucu,dünyada ki her hesap,her oyun ve kurulan kumpaslar kainatta oluşturulmaya çalışılan bu nefret, İslam ülkeleri ve Müslümanlar içindir.
 
Halbuki Budist rahiplere öğretilen ahlaki ilkeler arasında en önde geleni öldürmeme ilkesidir.
Sri Lanka ve Birmanya ülkelerinde bu durum apaçık ortadadır.
İki ülkede de yaşanmış  bir İslami tehdit yoktur.
Ve Müslümanlar barışçıl tavırlarla  azınlıktadır.
 
Aslında insan zihni, şu sorunun peşine düşünce cevabı buluyor.
 
Neden Budist rahipler halkı Müslümanlara karşı kışkırtan konuşmalar yapıyor ve hatta onlarca kişinin öldürüldüğü olaylara şahsen katılıyor?
 
Bana göre cevabı ;Deccal’in dinsel kışkırtması…
 
 
Ama burada beni her daim titreten ve değişmeyen tek bir gerçek vardır ki ;
Doğu,Batı,Güney,Kuzey fark etmez bu dünyanın her tarafında çocuk,her daim çocuktur.

 

? Fitnesi,pisliği artan dünya, senin suçun olmasa da,
son denen yere dünyalıların büyük çabalarıyla yaklaşıyorsun galiba.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş