Kuantum Murphy’i Hep Geçer

İyi şeyler düşünün iyi şeyler olsun dediklerinde, düşüncelerinizle yönetmeyi öğrenin dediklerinde çevremde gözlemlediğim şu ki; bu konuda birçoğunca eksik yapılan bir şeyler var.

Birçok insanın son zamanlarda ekonomik sıkıntısı mevcut olduğu için, bunu maalesef sebepli olarak, çoğunlukta para üzerinde uyguluyorlar.

Eksiklikleri açıklamam gerekirse şöyle ki; siz cüzdanınızda olmayan 1000 TL yi düşünmeyi seçiyorsunuz ve sonra kalkıp cüzdanınıza baktığınızda o sahip olmak istediğiniz 1000 TL yi orada görmek istiyorsunuz…

Göremeyince sisteme küfredip, umudunuzu kırıyor negatif düşünmeye başlıyorsunuz. Çark duruyor ve doğurganlığını başlatamıyor. Sistem yaratıcının sistemidir oysa. Dualar gibi düşünün sistemi. Kâinatı yaratan yaratıcıya vefalı bir aşkınız ve inancınız olmalı öncelikle. Yaratıcınıza inanmadan kendinize inanmanızın mümkün olmadığını da düşünün. Kendinize inanıyorsanız yaratıcıya da inanıyorsunuzdur. Çünkü evrenin gücü ve düşüncenin gücü yaratıcımızın gücüdür.

Şunu en başta bilmekte fayda var;

Anında o 1000 TL yi sihirli bir el ya da görünmeyen bir canlı gelip sizin cüzdanınıza koymaz, ama iste ve sahip ol kuralına göre zihniniz istediğiniz şeyi size getirir.

Bunu daha çok olaylar ve çevrenizdeki enerjiler vasıtasıyla yapar.Denemelisiniz,deneyimleyince  bana hak vereceksiniz.

Şöyle ki; Bir arkadaşınıza daha önce borç vermişsinizdir, siz cüzdanınızda olmayan parayı düşündükçe, bir kaç gün içinde  o vaktiyle ödemediği para ile çıkıp gelebilir. Ya da bir arkadaşınıza ziyarete gittiğinizde orada hayırsever birinin olduğunu ve size işlerinizde destek olmak istediğini, size para kazandırmak istediğini görebilirsiniz.

Hedefleriniz bu şekilde, ne istediğinizi bildikçe ve en başta vesveseden uzak, sabırla sükunet içinde gerçekleşecektir.

Mesela bu konuda ben sizlere kendi deneyimimden bir bölüm anlatabilirim. Günlerden bir gün gerçekten param kalmamıştı, hayat arkadaşım iflas etmiş, benimse sağlığım bozulmuş, işsiz kalmıştım.

İnternet üzerinde stres atmak için  başka konular üzerinde araştırmalar yaparken, kafam karışıktı, fark ettim ki   https://www.hayatimdegisti.com/ adlı sitede dolaşmaktayım. Bu arada  yazıda mecburen sitenin de reklamını yapmış oluyoruz ama olsun,insanlara faydalı bilgiler ve rehberlik edecek ise sistemi incelemeniz de de fayda vardır.

Moralim bozuktu işte. Hangi ara o siteye geldiğimin bilincinde bile değildim. Önüme çıkan öyle bir başlıktı ki gerçekten çok enteresandı. Para ve bolluk kategorisi altında birçok telkin cd leri vardı.

Evet, istem dışı https://www.telkincd.com/105-para-&-bolluk-kategori.html sayfasındaydım.

Baktım değişik telkin programları var ve ücretliler. Zaten sıkıntım parasızlıktı, yani bunları parasız temin edemezdim, fakat pes etmedim, o sayfa zihnime, bu konuda başka yerlerde bu yolda bir ışık olabileceği sinyalini vermişti.

Youtube üzerinde gördüğüm ışığın doğrultusunda ilerleyerek, bu konuda videolar aramaya başladım. Bu konuda sayısızca bilgi veren ve uygulatan videolar vardı. Herhangi birini uyguladım.

Sonra ertesi günü facebook platformunda listemden bir arkadaşım, bana merhaba dedikten sonra ne tesadüf ki hiç konusunu bile etmediğim halde, tam da o sayfadaki telkinlerden bahsetmeye başlamıştı bile.

Ne yalan söyleyeyim, yukarıda verdiğim linklerde ücretli satılan telkinleri içimden çok istemiştim, ihtiyacım olanı belirlemiş ve sahip olmak istemiştim. Lakin keşke demedim, ya da mümkün değil alamam gibi negatif düşüncede bulunmadım.

Evet, param yoktu ama bu hiçbir zaman olmayacağı anlamına da gelmezdi.

Çok enteresandı gerçekten 🙂 arkadaşım ne verdi dersiniz?

Tam da o sayfadan temin etmek istediğim telkin dosyalarından bir kaç tanesini vermişti. Bu bir tesadüf değil asla.Düşüncemin çekip getirdikleri diyebilirim.

Kendisi ücretli aldığı için başkalarına vermememi, bana bunu içinden gelerek hediye etmek istediğini söylemişti. O an dünyalar benim oldu tabi ki. “Parayı kendine çek” adlı telkinleri artık  almıştım, geriye uygulayarak hayata geçirmek kalmıştı.

İlk başta çok istediğim bir şeyin başka kanalla bana ulaşmasına şahit olunca, aynen tarif edildiği gibi inanarak 21 gün niyetiyle uygulamaya başladım, o kadar çok istiyordum ki, biraz da meraktan dolayı derinden inanarak dinlemeye başladım.

Telkin müziklerini ev içinde sesini açıp bırakıyordum, sonra bilgisayarımda çalışırken kulaklık versiyonunu dinliyordum.

Evet, beklediğim ama kendi haline bıraktığım isteğimde, daha ilk günlerde tuhaf bir gelişmeyle karşılaştım, telkinlerin bana geliş durumunu ben para olarak değerlendirdim, çünkü onlara sahip olmam için para gerekliydi. Hatta bu gelişmeler karşısında;

“Bu sonuçlar için daha erken değil mi ya ?” dedim içimden.

Ertesi gün öğlene doğru telefonum çaldı, cevap verdiğimde telefonun ucunda Ankara Ziraat bankasından banka genel müdürü vardı. Şaka sanmıştım. Adımı teyit ettikten sonra bankalarına yıllar önce bir miktar para yatırdığımı ve 10 yılı doldurmak üzere olduğunu, yüklü bir miktara ulaştığını, parayı çekmem gerektiğini, çekmediğim takdirde paranın hazineye kalacağını  söylüyordu. Şoka girmiş, ardına da kendimi tutamamış  çığlık atmıştım, o sırada genel müdür de sevincime ortak olup gülmüştü.

“Ya şaka değil, değil mi” dedim.

Genel müdür” neden şaka olsun, siz yatırmışsınız bu parayı, sanırım unuttunuz yatırdığınızı. Yalnız bu parayı alabilmeniz için hesap cüzdanınızla, oturduğunuz şehirdeki bankaya gitmeniz lazım, giderken cüzdanınızı mutlaka götürmelisiniz, unutmayın yoksa alamazsınız” dedi.

“Peki, ne kadar meblağ olmuş” dedim.

“Sürpriz olsun, gidince bir kez daha sevinin, zaten parayı alınca beni bir daha arayacaksınız” diyerek bana mutlu günler dilemiş, kapatmıştı telefonu.

Bir an düşündüm, iyi de çok zaman geçmişti, hesap cüzdanım cidden ortada yoktu. Üstelik kayıptı bile. Sakin olup tekrar düşündüğümde hafızama vizyonlar gelmeye başladı. Tabi hatırladığım her dolaba, çekmeceye bakmaya başladım ve nihayet en son bulmuştum.

Hemen ertesi günü bankaya gidip, konunun detayını gittiğim bankanın müdürüne aktardığımda, bilgisayarının ekranından kontrol edip bana gülümsemişti.

Heyecanla bayan müdürün suratına bakıyordum. Hesap cüzdanımı masaya bıraktığımda bayan müdür  “Aman tanrım bunlar çok eski cüzdanlar, sahiden unuttunuz mu? Çok uzun yıl olmuş, 30 bin TL paranız var şu an, artık yeni cüzdanlarımız var, cüzdanınızı yenileyelim bekleyin” dediğinde gözlerim fıldır, fıldır oynamaya başladı tabi.

Çok mutlu olmuştum. Hâlbuki geçmişte yatırdığım meblağ çok ufak bir paraydı. Orada bana yatırdığım anaparayı verselerdi hiç işimi bile görmezdi.

Anladım ki bir kez daha iste ve sahip ol kuralının çekim yasasıyla işleme sistemi işte buydu.

Hani derler ya ; “Sen doğru istedikten sonra Allah sana neden vermesin? ”

Çok doğrudur bu. Dualarda böyledir işte.

Kural der ki;

Dilemek,

Bir şeyin olabileceğini sanmak,

Arzu etmek ile zihninizin amaçlarını gerçekleştirmesi arasında bir fark vardır.

Yine kural der ki ; “Zihin siz ona inandıkça korkunç derecede itaatkârdır, ondan ne isterseniz yerine getirecektir.

Yeter ki doğru şekilde isteme şekli olsun” der.

Çünkü Kuantum düşünceye göre  ne düşünürsek onu yaşarız ve ne düşünürsek o oluruz.

Mesela olmasını istediklerimiz konusunda  Edward Murphy’nin kanunlarına bakarsak “bir şeyin olma olasılığı, isteme olasılığı ile ters orantılıdır.” der. Ya da “Ne zaman  bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir.” der…

Murphy kanunlarını onaylıyor muyum? Hayır, bu sözünü onaylamadığım gibi birçoğunu onaylamıyorum. Neden birçoğunu onaylamıyorum, çünkü  Murphy tamamı ile negatif düşünce sonucu gelişen olumsuzlukların etkisinde kalarak bu kanunları koymuştur. Muhtemelen her deneyim sonrası bunlara kaygılar ve endişelerde eklenmiştir. Bana göre ise;  düşünce bir güçtür, eğer istemlerinizde kaygılar varsa, tüm kalbinizle inandıklarınız ancak o zaman istediğiniz yönde gerçekleşmeyebilir. Yaşamınızdaki olaylar ve etrafınızdaki deneyimler, yaşamınıza sokmayı seçtiğiniz şeylerin sonucudur.

Murphy’nin şu hikayesini genellikle birçoğunuz bilirsiniz. Murphy , gerginlik ölçen algılayıcılar da kablolamadan doğan sürekli hatalardan bıktığı için kablolamayı yapan teknisyene çok sinirlenmiş ve kızmıştır. Teknisyen için “bir işi yanlış yapmanın bir yolu varsa, bu adam onu mutlaka bulur” diyerek öfkesini belirtmiştir. Buradan da anlıyoruz ki öfke ve kızgınlık negatif enerjidir. Negatif enerji de olumsuzlukların ana sebebidir. Murphy için bu teknisyen adam  yapılan hataların kaynağıdır. Ve Murphy’nin bilinçaltında oluşturduğu  çekirdek inancı budur. Murphy çekirdek inancında ki bu olumsuz inancı değiştirmedikçe bu yüzden hata kaynağındaki olumsuzluğu ve o adam üstündeki terslikleri sürekli hayatına çekecektir. Çünkü Murphy istem dışı da olsa zihninden olumsuz sonuçlar beklemektedir. Yani zihin; iste ve sahip ol kuralını devreye çekim yasasıyla beraber soktuğu için Murphy, başarısızlıkları ve şanssızlıkları yine yasanın işleyişine göre yaşamıştır.

Murphy’nin hayatına baktığımız zaman, hayatı genelde başarısızlıklar veya şanssızlıklar üzerine yoğunlaşmıştır ve bu sebepten de olumsuzluklarla dolu olan  kendi hayatından  edindiği tecrübeleri iş arkadaşları ile paylaşmıştır. Murphy  arkadaşları tarafından bu durumlarıyla komedi potansiyeli olarak görülmüştür.Bu sebeple  arkadaşları  Murphy’nin cümlelerine ve çeşitli varyasyonlarına “Murphy’nin Kanunları” adını vermişlerdir.  Çevremizde çoğu zaman olumsuzluk karşısında elinden bir şey gelmeyeceğini düşünen insanlar da kendilerini işte Murphy’nin bu bıraktığı sözleriyle teselli etmişlerdir.

Murphy’e göre;

“Olumsuz beklentiler olumsuz sonuçlara götürür. Olumlu beklentiler de olumsuz sonuçlara götürür.”

Kuantum düşünce ise; olumsuz beklentilerin olumsuz sonuçlara götürmesini kabul ederken, olumlu beklentilerin de yine olumsuz sonuçlara götüreceği konusunda tezat düşer.

Asla kabul etmez.

Kuantuma göre Murphy’nin zihni, Murphy neye inanmışsa artık ona itaat etmektedir.

Bakın aynı zamanda  Murphy’nin altın kuralı şunu da söyler;

” Parası olan, kanunu koyar! ”

Doğru mudur bu?

Günümüz şartlarına göre evet doğrudur 🙂

Ayrıca şunu da belirtmem de fayda var diye düşünüyorum,

Bu sistem sadece para için geçerli değildir. Her ne isterseniz isteyin kaygılarınızı öldürün ve isteklerinize öyle hayat verin.

İstediklerinizi yaratıcımıza ulaştırmanız ve hayat bulması dileğiyle…

Sevgiyle kalın…

 

Cansel Işık /Manyakaşkıngelini

Paylaş

Nerede mi O Eski Ramazanlar

 

“Biz birbirimizi hep düşünürüz,ama ramazanda daha bir düşünürüz.
İftar sofrasını sadece yemeklerle değil sevdiklerimizle donatmayı.
Kendimiz kadar kapı komşumuzu,ihtiyaçlarımız bir yana ihtiyaç sahiplerini de düşünürüz,tokken açın, gençken yaşlının halini.
Fırıncı pideleri yetiştirmeyi,çalışan iftara yetişmeyi,davulcu en güzel manileri söylemeyi,çocuklar çok önceden bayramı düşünür.Biz birbirimizi böyle düşündükçe daha da bereketli olur ramazan…
Sizi düşünen Bankkart Combo “dedi bir titredim.
Bunu alt komşuma sesini açıp dinletsem mi ne yapsam. Kadın bir yemek yapıyor dağlara taşlara her yere kokusu yayılıyor. Daha önceki oturanlar hiç yemek yapmazlar mıydı acep diye düşünür oldum.Bu arada tabi merak da ediyorum kadın yemekleri nerede yapıyor diye.Evinde aspiratör var kokusu benim her odamda. Vallahi canım çekti diye değil hani insanlık olsun diye yaptığım yemekten bir tabak verdim.Daha bekliyorum tabağımı 1 yıl oldu..
Kendimiz kadar kapı komşumuzu,ihtiyaçlarımız bir yana ihtiyaç sahiplerini de düşünürüz, diyor da fakir tesellisi gibi bir şey lan bu…Yalan anasını satim. Yok böyle bir şey.
Gittim gördüm,Ramazan çadırının önü tıklım tıklım insan kaynıyor,çoğu da izdihama girmekten utanıp uzak duruyor.
Mersin de çarşı da bile hiçbir esnaf komşusunu eskisi gibi iftar sofrasına çağırmıyor.
Çalışanlar ise dükkanını bir fazla mal daha satar mıyım derdinde, kapatıp ailesiyle aynı sofrada oturmak için bile can atmıyor.
Eskiden mahallede kocası olmayan kadınlar çalışsa da çalışmasa da zorda olan ailelerin isimleri evleri belirlenir, liste yapılırdı.Durumu olanlar kumanya derlerdi koliler yaparlardı.
Hepimiz çirkinleştik,duyarsız öküzler gibi ruhsuz zombiler gibiyiz artık.Durumu olanlarda belediye kolilerine gözü dikmiş .Garip bir durum.
Fırıncının pideleri para için yetiştirmeye çalıştığının dışında söylediklerinin hiçbirini ramazan girdi gireli göremedim ki.
Anasını satayım reklamı dinleyince bir zoruma gitti ya la .
Sahi neydi ‘bizi düşünen Bankkart Combo’ sende iteleyecek faizini düşünmesen bizi düşüneceğin yok da işte .Teselli metnin güzeldi yine de..
Söylediklerin bir zamanlar gerçekti şimdi ise hayal…Tıpkı Cennet gibi.

Cansel Işık /Manyakaşkıngelini

Paylaş

Medya Deccali

Cem Uzan’ın bu  videoda yeni yeni anlatmaya başladıklarına hiç şaşırmadım,anlattıklarına hak veriyorum. Cem Uzan bana göre yaşadıklarının ağırlığından ötürü ve bulunduğu konum itibariyle bu videoda her şeyi anlatamıyor bile.

Aydın Doğan denilen hainin hünerlerini Star TV satıldığı dönemler duymuştum.O vakitler Kissinger ailesi Aydın Doğan’a ödenekleri perde arkasında verdi, ön panelde kanalın Aydın Doğan’a ait olduğu gösterildi.Aslında kanal Kissinger ailesinin kontrolündeydi. Maaşların dolarla verilmesi kararı alındı.Tüm ikinci sınıf,üçüncü sınıf personeller (bende dahil) işten çıkartıldı.Ama Türk Milleti bunları bilmediği gibi TV de olup biten yayın tuhaflıklarını, birilerinin medyayı  insanları devlete karşı öfke ve kin duygularıyla doldurmak niyetiyle kullandığını   anlayamadı.

Arka perdede Fethullah’ın parmağının olduğu her konu devlete ve Erdoğan’a  mal ettirildi, Fethullah’ın bu arzusunu bilmeden vatandaş televizyonlarda,İnternet de  gördüklerinden etkilenip devlete yüklendi..Ayrıca Aydın Doğan’ın o dönem sadece Cem Uzan’ın üstünde baskısı yoktu ki.Bir çok partide satın aldığı,korkuttuğu yönettiği beyinler vardı.Ve para karşılığı hizmet ettikleri…. Bunları tek başına yapmadı tabi ki..

Nasıl ki Fethullah Masonların Din üzerindeki Baronu ise Aydın Doğan’ da Masonlara çalışan Medya Baronudur.Aynı zamanda dini imanı para,kariyer ve etiket olan, vatan haini listesinde yer alabilecek yavşakların önde gidenidir. Arka perde de dönen bu olaylardan onun sayesinde halk zaten her zaman bihaberdi.
Bu nedenle ülkemizde Millet yerine illet olmasını iyi bilen, devşirmelerden,dönüşümlerden oluşan etnik Türk Milletine, bugün İnternet’te de olduğu gibi her zaman sadece sürü psikolojisinde ihtiyaç duydular.Bu görevi de bu ülkede bugüne dek layığıyla en iyi yapan,Masonlara ve Fethullah’a perde arkasında çalışan Aydın Doğan ve tayfasıydı.
O dönem medya da kimi lanetlediler ve kötüledilerse, halkın karşısında yüz kızartıcı duruma düşürdülerse bilin ki o kişi Mason örgüt sisteminin hedeflerine,hayallerine tersti ve onun kalemi Fethullah’ın köprüsünden medya üstüne Aydın Doğan tarafına ulaştırılır sonrada o şahsın kalemi kırılırdı.

Önce şok ceza ile siyasi hayatı bitebilir rezaletini uyguladılar,sonra ceza evinde hayatına karşılık anlaşmalar yapıp ceza evinden çıkarttılar,istedikleri gibi istedikleri kadar kullanmayı amaçladılar.
“Bu adam bizim umudumuz olabilir,bu adama dikkat etmek lazım,” diyerek ülkede ne kadar etnik kökenli vatandaş varsa onlardan Erdoğan için oy vermelerini istediler.Bir noktaya kadar destekledikleri yükselttikleri ve sonrada porno üstünden çeşitli şantaj ve tehditlerle sömürdükleri Erdoğan’ı enteresan bir gelişmeyle bir noktadan sonra çıkarlarına ters düştüğü için Firavun diye etiketlediler.
Çünkü Milleti Erdoğan nefretiyle oyalamak zorundalardı,buna örgüt sisteminde piyon politikası denir. Bu ülkenin ve bu ülkede yaşayan insanların medyalarla işte böyle böyle sıçıldı zihinlerine.
Bu 5000 yıldan fazla dünyada işleyen sistem; aynı zamanda alt devlet olarak, sadece Erdoğan’ı değil bizleri her dönem yönetmiş olan kişileri de  yöneten sistemdir.

Olur da halkımız gözünü açmazsa, yılanın başına ve hedefine dikkat etmek yerine, sisteme yem olarak kafesledikleri devlet liderlerini yuhalamakla zaman kaybederlerse,gidişatın her daim, her konuda 2023 e dek bu şekilde devam edeceğini unutmasınlar. Çünkü Arzı mevud planı için kazandıkları zaman ve ele geçirilecek yeni şahıslarla güçlenecekler,çeşitli bahanelerle, daha fazlasıyla bizleri işgal etmeye gelecekler.Bu durumda savaş kaçınılmaz olacak. 5000 yıldan fazladır çalışan bu sistemde kişiler değiştirilir, fakat misyon ve hedefler asla değişmez.Erdoğan giderse bu mesele biter mi ? 5000 yıldan fazladır örümcek ağı gibi işlenmiş bu örgütün “böl,parçala,yönet” sistemi sizce pes eder mi ? Etmez. Bence Erdoğan’ da pes etmemeli.
Erdoğan onların hedefleri için son piyondu, fakat şu an kullanılamaz hale gelip,onlar için artık yoldan çıkan,kendilerine kendilerinden öğrendikleri sırları koz olarak kullanıp,onları koltuk,konum ve misyon olarak sömürdükten sonra sürekli madik atan bir adam konumunda.Yani tabiri caizse ilk defa kendi besledikleri adam  başlarına bela olmuş durumda.Ben Erdoğan’ı ilk zamanlarda suçluyordum, çünkü öyle sunuluyordu ki gerçeklerden uzak olan zihnim kapılıyordu.Ne zamanki ” Gizli Dünya Devletleri” adlı kitabı okudum, Önce gündemden uzak kaldım. Sonra Fethullah’ın Amerika ile ilişkisini, Tayyip Erdoğan’dan önceki hükümetleri araştırdım, İngilizlerin İslam düşmanlığını ve arzı mevud derken, Kuran-ı Kerime kadar okuduktan sonra sistemi  çözdüm.

Bunu yüzlerce kez her yazımda söyledim yine söyleyeceğim ; Onları koltuk,konum ve misyon olarak sömürdükten sonra sürekli madik atan Erdoğan; Türkiye üzerinde de hem ülkemiz için, hem de kendi güvenliği sebebiyle parelel yapıya karşı almış olduğu tedbirlerle, sistem çıkarlarına tehlike arz ettiğinden ötürü  ülkesine karşı diktatör kimliğiyle öne çıkartılmış bir adam olmak durumundaydı. Olması gereken buydu. Çünkü 5000 yıllık sistemin planına göre Türkiye’den de Erdoğan’dan da kurtulmak zorundalar.Türkiye’den kurtulmak istedikleri için  Arzı Mevud planı kim gelirse gelsin yine devam edecek,bu plan için seçimle yeni gelenin üstüne de bir şekilde çok sürmeden çökecekler,onun yanına da bir şekilde sızmalar koyulacak.Çünkü vakit azaldı. Bunu kime anlatsam nasıl bir nefret ağı oluşturmuşlarsa artık insanlar ateş püskürmekte, mahalle karısı gibi “ama Erdoğan tek başına iktidar olmak istiyor,ama Erdoğan yolsuzluk yapıyor,ama Erdoğan’ın diploması yok, ama ama ama ama….sonsuz amalar.
Bu seçim süreci boyunca göreceğiz ki yine halk olarak kendi kuyumuzu kendimize kazdırma stratejisi uygulayacaklar. Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim.Her tür medya sisteminde İnternet de dahil,kullanılan, kandırılan ve bu işlerin sonunda şuurlarının üstüne çıkamadıkları için sürü psikolojisine yenik düşen, düşünceleriyle,güttükleriyle,seçimleriyle mağdur olan yine halk olacak.

Artık lütfen gözünüzü dört açın.Seçim provokasyonu için servis edilen lanetleme,kötüleme amaçlı yazılı görsellerin İnternet üzerinde servis edilmesinin bir amacı var.Sanmayın ki aydınlık günler ve pırıltılı gelecek için,ülkelerini sevip savundukları için onları sunuyorlar.Bakın ben onlar derken düşman olarak muhalefet parti taraflarından ya da liderlerinden bahsetmiyorum.
Ülke olarak zaten 40 yıldır bu sistemi fark edemediğimiz için bu bokun içindeyiz. Yine bazılarımız halen bir çok şeyin farkında olamıyor.Her seçim öncesi futbol taraftarları gibi bilip bilmeden bir coşuyorsunuz, devlete karşı muhalefet olalım tamam haklarımızı bilelim,bize hizmet etmeyenleri sorgulayalım lakin bir şeyin de farkına varalım artık.Bizim haklarımızı ihlal eden Erdoğan değil, ettirenlerin farkında olalım.Bu kene gibi bize yapışmış kanımızı emen,ülkemizi rahat bırakmayan,yönetimimize sızmış alttan alttan ülkemize ahtapot gibi her koldan sarılmış,liderlerimizi kafesleyen bu sistemin farkında olalım…Mustafa Kemal Paşa’dan tutunda 1. hükûmetten  59. hükûmete kadar herkes bu sistemin kıskacında tehditlerle,suikastlerle,şantajlarla karşılaştılar.Erdoğan’ın bu durumu yaşaması ve Türk  toplumuna bunu yaşatması gayet olağandır yani.Artık her gün kanımız emileceğine,düşman meclis ve partilere sızarak yönetimimize müdahale edeceğine bir gecede ya batacağız ya çıkacağız,bu sistemden bir şekilde Erdoğan’la beraber kurtulacağız.

Büyük Britanya İmparatorluğunun zehirleyerek hasta adam konumuna getirdiği Osmanlı imparatorluğunu, her türlü işgale ve zorluğa rağmen Türkiye Cumhuriyetine dönüştürerek yeniden var eden Mustafa Kemal Paşa’dan sonraki tüm geçmiş hükûmetlerden bir çoğu bunlara  boyun büktüler.Boyun bükmek teslimiyettir.Bizi onlara teslim edenler ise geçmişteki  hükümetlerdir.

Şimdi 59 cu hükümetten 64 cü hükümete kadar bu örgütsel sistem tam deşifre olmuşken, bokun içinde çırpınarak da olsa aslında onların sistemini onlara giydirdiğimiz bir dönemdeyiz ,bu dönemler sonrası ülkemizi bu işlerde tecrübesi olmayan,şahsi büyüme hırsıyla kolay satın alınabilecek ve şantajla yönetilebilecek aciz kişilere teslim etmeyin .
Tabi bu noktadan sonra buna gücünüz yetiyorsa..

Gücünüz yetmiyorsa bu ülkenin bekası için sır gibi saklanan, sürprizle doğacak olan Kuvayi Milliye ruhunun hortlaması için dua edin.Kuvayi Milliye sistemi için çalışın.Yakındır zaten, ülkemizde sır gibi saklanan çalışmalar işte bu yönde.
Yan yana görünce tuhaf bulduğunuz,sunduramadığınız,anlamlandıramadığınız hakaret ettiğiniz bazı kişilerin işte bu konu üzerinde sizin bilmediğiniz birleşik bir planı var.
Ülkenin bekası için bu planın deşifre edilmemesi gerekiyor. Çünkü kendi ülkemizde ve meclisimizde halen muhalefet ayağına ortalıkta satın alınmış hain çok. Türkiye’nin aleyhine kullanmamaları için de alenen bilinmemesi gerekiyor. Bu plan halkımıza işte bu sebeple söylenmiyor, lakin idrakı sağlam olanlar ve perdesi açık olanlar bunu çoktan kaptı.

Particilik zihniyetinizi bırakın.Ülkenizi pasta olarak düşünün, 24 haziranda öfkenizle yapacağınız her seçenek Milletçe bu pastadan bir dilim kaybettirecek. Bana sorarsanız “sen olsan ne yapardın ?” diye,ben derdim ki ;

Bana düşmanımı iyi tanıyan,onlarla oturup kalkmış,onlarla yemiş içmiş,ve hatta onlara kullanıldıktan sonra onlar tarafından hain ilan edilmiş,onların sistemiyle ölüm emri verilmiş,5000 yıllık sistemle mücadele etmiş,düşmanımın yok etmeye çalıştığı adam gerek derdim. Çünkü esasında amaç Erdoğan değil ülkemiz yok edilmeye çalışılıyor,bu saatten sonra parelel yapıya ters gelen biri ülkemiz için idealdir.

Sıfırlanmış yeni bir isim, zaten 5000 yıllık sistemin piyonu olarak gelecektir.Bu durum Türkiye için zaman kaybından başka bir şey olmaz.

Gözünüzü açın;

Tamam mı Devam mı oyunlarıyla gaza gelip,seçimlerinizle pastanın dilimlerini parelel yapıya yediren bir ülke olmayın artık.

Ve Türkler hakkındaki şu hadisleri de hiçbir zaman unutmayın.

*Türkler size dokunmadıkça sakın sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Çünkü , Allah”ın ümmetine vermiş olduğu bu mülk ve saltanat nimetini ilk defa bu Kantura Oğulları onların elinden çekip alacaklardır” ( et- Taberani)

*Yakın bir gelecekte Kantura oğulları (RUSLAR) ırak ahalisini ıraktan çıkaracaklardır. Sanki ben bunu gözlerimle görür gibiyim. Onlar kısık gözlü , yassı burunlu , değirmi yüzlü insanlardır (ebul-Kemal)

*”Ey Ali ! sizler beni asfar ( Ruslarla) çarpışacaksınız. Oysa sizden sonra onlarla asıl çarpışacak ( bir millet ) “İSLAMIN YÜZ AKLARI” uluları (TÜRKLER) gelir. Onlar öyle kimselerdir ki Allah yolunda cihad etmekten ; ne bir kınayanın kınamasından ve nede onların dedikodusundan asla çekinmezler” ( ibn Kesir )

*TÜRKLER size dokunmadıkça sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı insanlardır (el-Cüveyni)

*Allah bu ümmete mevalilerden bir ordu gönderecektir. Onlar ata binmede Araplardan çok üstün silah kullanmada onlardan çok daha mahirdir. İşte Allah bu dini onlarla yeniden ihya edecektir! Çok yakın bir gelecekte Allah (C.C) ellerinizi (yurt ve yuvalarınızı) bazı yabancılar (TÜRKLER)’le dolduracaktır. Onlar aslanlar gibi cesurdurlar. Harpler de düşmandan yüzgeri edip kaçmazlar. İşte bunlar ; daha önce sizin harp ettiğiniz kavimlerle harp edecekler ve sizin ganimetlerinizi de onlar yiyeceklerdir. (harplerde aldığınız ganimetler bundan böyle onların eline geçecektir) ( et-Taberani)

Yüce Rabbim Britanya İmparatorluğunun şekillemiş olduğu İslamın değil de, gerçek Türk İslam Birliğinin hakkında hayırlısını versin.

Selametle kalın…

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Son Kapı

“Kendilerine resul gönderdiğimiz insanlara, resullerinin çağrısına uyup ona göre amel edip etmedikleri hakkında elbette hesap soracağız. Gönderilen o elçilere de, tebliğ edip etmediklerini soracağız.” Araf, 7/6).
 
Eğer siz yaratıcınız olan Allah’ı (Tanrı’yı) biliyorsanız insanların yaratıcısıyla arasına girmeyin.İnsanın Allah’la iletişimlerini kesecek,soğutacak eylemlerden kaçının.Nitekim 4 kitap adına yaratılmışlara gönderilmiş elçiler gerçeği vardır.Elçisini bilen bırakın kainatta elçisinin peşinden gitsin.Çünkü kişinin kavmini bilip de sevmesi Allah katında suç teşkil etmez,bilakis insanın kavmini sevmesi ve sahiplenmesi güzel bir şeydir.
Ve şunu hatırlayın ki her canlı için son kapı Allah’ın huzurudur.
Lakin yaratıcı, insanın kavmine ve inancına olan sevgisi için ; “Kim ki kendi kavmine(soyuna) olan sevgisinden ötürü başka kavimlere asabiyet,ırkçılık ve zorbalık yapıyorsa onu kavminizin içinde  uyarın,durdurun.Durduramıyorsanız sahip çıkmayın,destek olmayın ve dışlayın.
Aksi takdirde sahip çıkarsanız, onun kendi soyu ve inancı için,kendisi dışında yarattığım ve farklı elçiler gönderdiğim, farklı soylara sahip olan kullarıma zulmetmesine yardımcı olmuş olursunuz.” diyor.
Ayrıca herhangi bir konuda yaratıcısına karşı isyan edip kendi nefsine zulmetmiş bir yakınını sevip sahip çıkmakta iman kardeşliği için pek selametli davranış değildir.
 
Bu sebepten ben kimselerin ırkına ve inançlarına saldıranları hoş karşılamayan biriyim.
Elçisini bilen bırakın kainatta elçisinin peşinden gitsin.
İnançlarının uğruna başkalarına zulmetmedikçe elçilerinin getirdiği amelleri yerine getirsinler.Karışmayın.
Elçilerinin peşinden gitmeliler,soylarına ve inançlarına sahip çıkmalılar.
Çünkü bunu çeşit çeşit ırktan yarattığı ve peygamberler gönderdiği insanlardan,
kainatın yaratıcısı istemiştir.
Ne dedik ; HER KAVİM VE CANLI İÇİN SON KAPI ALLAH’IN (TANRI’NIN) HUZURUNA AÇILACAKTIR.
Cansel Işık/Manyakaşkıngelini
Paylaş

Bir Ayrılık Şarkısı Seç

 

Misketlerim vardı benim,toplarım,topaçlarım.
Birde babamın verdiği harçlıklarım.
Kaybettiğimde; kulağımın dibinde patlayan annemin sesiyle başlardı hıçkırıklarım.
Yediğim zılgıtlar öğretti bana işte o kaybetme korkularının lezzetini.
Büyürken tanıştım Bergen anamızın acılarıyla ve öğrendim ölümüne aşkın acılı tadını.
Dedim ya çocuktum…Sonra kimi kaybetmekten korktuysam kaybeder oldum.
 
İyi kaybediyordum işte.
Neşe Karaböcek’in göz yaşlarında gördüm, kardeş kalleşliğiyle birleşen o  ihanetin soğuk yüzünü,
Ve bende öğrendim artık sevmemeyi.
 
Sınavlarda öğrenmiştim 1 ile 0’ın birbirine nasıl da yakıştığını.Yarı yıl tatilinde karnemde ikisini yan yana görünce, sanki iki aşık kavuşmuş gibi sevinirdim.
Sene sonunda 1 terk ederdi 0’ı.
Sıfırda kaybederdi  tüm değerlerini.Kalırdı dımdızlak ortada…Aynı benim gibi.
 
Nereye gitsem kaybederdim işte. Kaybettikçe çoğalır sanırdım ama büyüdükçe azaldı kulağımın dibinde annemin o zılgıtlı sesi.Çocukken sokakta oynadığım topumu,topaçımı kaybettiğim gibi  bir süre sonra kaybettim anneminde sesini.
 
Aylardan Nisan’ı çok severdim.Yine Nisan gelirdi.Kalması gereken herkes giderdi.Gidenlerin ardından yağmurlar yağardı,ben Nisan ayında kaybettim tüm sevdiklerimi.
 
Ferdi Tayfur başlardı ;
 
“Yine nisan yağmurunda ıslanacağım,
Yine sensiz bulutlarla dertleşeceğim,
Farkında olmadan üşüdüğümün,
Hasret ateşiyle kavrulacağım” derdi.
 
Gider ıslanırdım,Ferdi Tayfur’un Nisan yağmurlarında gözyaşlarımı saklaya saklaya.Ve kimselere gösteremezdim kayıplarımın çetelesini.Kaybetmekten utandım belkide kayıplarıma  ağlamaktan utandığım gibi.
Kaybettikçe sarılmayı öğrendim işte şarkıların nakaratlarına.Sarardı beni şarkılar, anne kucağı gibi.
 
Korkularım titreşirken,acılarım depreşirken,sevdiklerim bir bir giderdi.Ben babama dertlerimi utanıp da söyleyemezken, şarkılarda baba bellediğim adamlar çekti  işte kulaklarımı.
“Eyvallah Müslüm baba” dedim,Ferdi baba,Orhan baba derken bir imparator geldi taht kurdu şarkıların nakaratlarına.
Ve öğretti bana ağlata ağlata
Gidenlere “BİR TEK DİLEĞİM VAR,MUTLU OL YETER” demeyi.
 
İşte sevgili; kaybettikçe öğrendim mutlu etmeyi,
Mutlu ettikçe de kaybettim.
İllaki birinin mutlu olması gerekiyorsa o sen ol sevgili.
Haaa pişmanlık duyup da bir gün anarsan,
‘Nerededir, nasıldır,mutlu mudur’ diye sorarsan,
Bir ayrılık şarkısı seç, onu da İbrahim Tatlıses söylesin.
 
Tüm kaybedenler için…
 
Ama önce bizim için…
 
Cansel Işık/Manyakaşkıngelini
Paylaş

Terörist Kalpli Adam

 

Biliyor musun mevsimlerden kış ve ben ilk defa üşümüyorum Anne.

Oysa üşürdüm ben, hemde çok üşürdüm. İliklerim donardı.Soğuktan ağlardım.

Gözyaşlarım pınarlarında donardı.

Sanırsın Cudi dağında bir teröristin kalbine kapatmışlar.

Gözyaşlarım içime akardı korkudan.İçime akan içimde boğardı beni.Dışarı aksaydı da değişen olmazdı ki.
Celladım gözyaşlarımı doldururdu bir cezveye, kaynatıp yine dökerdi gözlerime.


Kurtulamazdım onun ne ayazından, ne de kan kokan odalarından.

Bütün şiddetini kusardı,kalbinin soğuk odaları.
İlk defa üşümüyorum biliyor musun Anne.

Sabah Nur dağına götürecekler beni.Üzerime Nur yağacakmış öyle dediler.Ve kucağıma düşecekmiş Güneş.
DüŞünsene sarılıp yatacağım ona.

Sen beni merak etme Anne.
Nasıl olsa o soğuk, kan kokulu odalardan kurtuldum.


Bak her yer toprak kokuyor…
İlk defa üşümüyorum Anne.
İlk defa…

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Ahdin Bozulması

Ülkemiz Feto denilen Deccal ile 43 yıldır iç içe yaşarken,Bop (Büyük Ortadoğu Projesi) doğmuştu ve bizler ülke olarak içimizdeki zehirleri,toksinleri dışarı atıp temizlenme mücadelesi verirken Firavuna tapan ve tapınakçılara hizmet edenlerde bu süreçte, dingonun ahırı gibi kapısı herkese açık olan Türkiye’de din istismarcılığı yapabilecek modelleri satın alarak ,halkı en aşağısından en üstüne kadar gerçek din ve iman yolundan saptırmayı başarmıştır..Bütün bunlar olurken BoP canlandı,kanlandı ve uzun süredir hayatta…
Suudi Arabistan’ın Lübnan’a saldırmasının arkasında da yine İsrail çıktığı gibi,şu son dakika Irak’ın güneydoğusunda yer alan Süleymaniye’de gelişen depremin de yine doğal değil jeolojik savaş olduğunu hatırlatırım.Belki aranızdan bir kaçınız bu depremi Saddam Hüseyin’in kadir gecesinde asılmış olması musibetine bağlayabilir.
7.2 şiddetinde olan deprem az bir şiddet değildir…Kandilli Rasathanesi bu deprem şiddetini 7.1, merkez üssünü ise İran olarak açıkladı.
Hatırlıyor musunuz ülkemizde Van depremi ne zaman olmuştu ?
2011 yılında olmuştu.Daha dün gibi oysa hafızalarımızda..
Van depremi olmadan hemen önce ABD,İngiltere ve İsrail’e Mahmud Ahmedinejad ne diyordu ?
“İran’ı Haarp ile sallıyorsunuz,bu bulutlar doğal bulutlar değil,siz sürekli fay hatlarıyla oynayarak bizlere jeolojik olarak saldırıyorsunuz” demişti ve elindeki nükleer, kimyasal başlıkları kullanmakla da tehdit etmişti.
Bugün İran-Irak sınırındaki depreme bakarsak,Ahmedinejad’ın o zamanki bu sözlerine de kayıtsız kalmamak lazım derim.

Ortadoğuyu kısmen Müslüman ülkeleri stratejik olarak savaştırarak,kısmen terör ile,kısmen de jeolojik saldırılarla yıkacaklar..Birde işin içine biyolojik savaş olarak hastalık mikrobunu sokarsalar işte o zaman Ortadoğu yeni ismiyle hasta Ortadoğu olarak ele alınacak ve Büyük İsrail olarak yeniden yapılanacak..Biyolojik savaş ; Canlı mikropların insan, hayvan ve bitkilerde hastalık meydana getirmek veya ölüme yol açmak üzere kullanılmasına “biyolojik savaş” denir.
Tabi ki bu proje Türkiye’yi de içine alıyor diyoruz ve kendi içimize dönüyoruz.

Aslında esas tehlike bugüne kadar ülkemiz için oldum olası neydi biliyor musunuz ?

Kendisini ve şuurunu,bilincini hep açık sanan şu ortalıkta devletine karşı atıp tutan,çok konuşan geveze halkımız..Çatışırlar,kapışırlar üstün siyaset kavgaları hiç bitmez.Hep bir kendi bilmişlikleri,kendi inandıkları,zekalarıyla tespit ettiklerini doğru sandıkları kavramlar yüzünden perdeleri kapandı ve yollarını kaybettiler..
Yolunu kaybetmiş olanlar o kadar çok ki ,yaratıcısını Allah’ını unutanlar aşırı hırslarınızla devam edin çok şeyi değiştirdiniz.Kutsal kitap bile yazıyor sizlerin kavgasını..
Hadisler;
“Yakında büyük fitneler olacak,o fitnelerde yerinde oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler yürüyenlerden, yürüyenler koşanlardan, daha hayırlı olacaklar.” demiş..Bu günleri nereden bilmişler değil mi ?

Hadislerde geçen alametlerin zaten çoğunu yaşamadık mı yaşadık ve yaşıyoruz da..Bahsedilen alametlerden bir iki tanesi dikkatimi çekti.
“Dine tercih edilen dünya.” demiş.Ve durum aynen bu.

“Rey sahiplerinin ( Oy sahiplerinin ) kitaba, sünnete, icma-ı ümmete, sahabe akvaline bakmadan kendi görüşünü beğenip ona tabi olması” demiş.

Evet evet ,tam da bu durumda değil mi İnsanlar ?

O zaman Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselâm) kulak vermek gerekir ; Fitneler patlak verdiğinde “Marufa sarılın…” diye boşuna emretmemiş demek ki.
Nedir Ma’ruf ? Güzel kabul edilen, meşru olan Allah’ın beğendiği, uygun gördüğü ve buyurduklarıdır.Düşünün anımsayın,her iki kişiden biri “çivisi çıktı bu dünyanın” diyor sürekli. Neden çıktı ?
Cevabı bilenin perdesi açıktır.Perdesi kapalı olan zaten Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dediğimizde “üff sende mi” “bırakın Allah aşkına bu şeriat kokulu kelimeleri,ne geldiyse onlardan geldi” diyecektir.Ben buna çok bilmişliğin cahilliği diyorum.

Allah’ına her gün dua edip şifa dileyen,rızk isteyen kul,şeriat kelimesine gelince sanki azılı bir canavarla karşılaşmış gibi tepki vermekte.Halbuki Ali İmran Suresi 103 cü ayet der ki ;
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. ”

Hadislerde yine dikkatimi çeken ışık şu ki ;
Resûlullah bir gün soruyor “Ey Abdullah İbnu Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen bir kısım ayak takımı (hezele) kimselerle baş başa kalırsan ne yaparsın?” diyor.”Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey Allah’ın Resulü!” diyor Abdullah İbnu Amr.

Şakası yok bu işin, Ahdin bozulması demek, güven ve emniyetin kalkmasıdır..Ahdin bozulmasıyla vicdanlara baskı artar, inançları sebebiyle gerçek dindarlara saldırma, sataşma artar ve bu durum tahammül edilmez hale gelir.Ahdin bozulması bu sebepten din ve vicdan hürriyetinin de ortadan kalkacağını ifade eder.İster mal, ister can, isterse ırz emniyeti olsun, hepsinin emniyeti kalkar.İşte Milletçe ve Ümmetçe böyle bir süreçteyiz.

Peki böyle bir durumda sen ne yaparsın ey cemaat-ı Müslimîn ?
Resûlullah bugünler için söyleyeceğini söylemiş ve aklı kemale rehberlik etmiş ; “Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terk edersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O hezele takımı (ile de), onların cemaati ile de (uğraşmayı) terk edersin.” [Buhârî, Salat 88, Fiten 13; Ebu Davud, Melâhim 17, (4342); İbnu Mace, Fiten 10, (3957).]

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Haşlanmış Karnıbahar Kokusu

Atatürk’e bakınca yerden göğe kadar bir duygu kaplıyor beni.
Kusura bakma Kılıçdaroğlu ama sana bakınca da nedense sadece haşlanmış karnıbahar ve lahana kokusunu anımsıyorum.
Atatürk’ün Kemal ismiyle geldin de hani gerizekalı olmak lazım bunu yemek için.
Bir gitsen de yerine botanik kokulu bir adam gelse diyeceğim de maalesef artık gelmez.CHP sayende artık tasmalı.Gelecek olanda böyle bir durumda zaten piyon olur..
Fethullah’ın Deniz Baykal’ın yatağında ne kadar eli varsa senin de Chp ye gelişinde o kadar eli var.Kusura bakma ben yiyemedim huzursuz bağırsak ağrısı gibisin , bu kokularla da hiç çekilmiyorsun.
Nasıl bir şeysin biliyor musun ? Tıpkı bir zamanlar kendi eliyle oğluna gelin alan ve sonra da gelinine düşman olan kaynana vardır ya, hah o aklı fikri kin ve öfke de olan, oğlunun kuyusunu kazmak ve yuvasını yıkmak için yeni gelin almaya kalkan,yeni gelinle bir olup,taaa uzaklarda bile olsa, tele kulakla her boka karışan hain kaynana var ya, işte o hain kaynananın emrinde çalışan kuma gibisin.Evin baş geliniyle didişmekten öte gitmiyorsun.
Senin Atatürk’e varsa bir aşkın, varsa bir sevdan, Atatürk’ün düşüncelerini ve ilkelerini rehber almalıydın ama almadın.Götün sıkıştığında Atatürk ismine sığındın…Çünkü senin ki koltuk sevdası.Bugün Erdoğan’a muhalefet olmayı vazife belledin, koltuk aşkıyla da o göreve getirildin. Karşındaki bu isim Erdoğan olmayabilir, başka isimde olabilirdi.O ve sen yine aynı vazifeyle getirilecektiniz.Fakat tek bir gerçek vardı,senaryoya göre ikinizde aynı kaynananın gelini olacaktınız.
Aranızda gördüğüm tek bir fark var ki ; o da eski gelinin senden daha zeki ve akıllı çıktığı.Kaç yıldır koltuğunu sana kaptırmadı.O da gün oldu senin gibi kaynanaya saygısızlık olmasın diye onun yolundan gitti,ona itaat etti,dedim ya akıllı olunca akıl başka oluyor sessizce savaşıyor,ve sessizce elde ediyor,kaynana onu nereye götürdüyse kimle muhattap ettiyse hepsini hafızasına yazdı.Kim düşman ,kim dost,gittiği yol ne, yolların,şahısların hepsini ve misyonlarını itaat edermiş  gibi yaptı, bir gün lazım olur diye aklına yazdı.Bu arada onların sayesine cebini de doldurdu.Bu da senin zoruna gitti.Haklısın senin yerinde olsam benim de zoruma gider,aynı adama yıllarca çalıştın ama koltuk sevdasıyla hırsla bedavaya çalıştın.
Ne zaman ki kaynananın maskesi düştü, şaha kalktı eski gelinin canına kast etti, eski gelin kozları eline alarak ipini koparttı öğrendiklerinin hepsini kaynanaya ve onu destekleyenlere koz olarak kullandı.Bugün görüyorum ki kaynana eski gelinini bitirme projesinde halen seni kullanıyor.Eski gelin “ona inandım kandırıldım” derken bugün sen “kandırıldım ya da diğerleri gibi ellerine düştüm tehditle çalıştırılıyorum” gerçeğini bile diyemedin.Ülkeni ve milletini seven adam kusura bakma mevzuyu öğrendikten sonra kendini muhalefette olsa kullandırtmaz.
Atatürk’ün kurduğu partiye gelip de maskara ettin ya CHP nin itibarını, işte o karnıbahar ve lahana kokunla bitirdin. Ne zoruma gitti biliyor musun ? Hiç zeki değilsin,akıllıca manevralar yapamadın ve halende yapamıyorsun.Görüyoruz ki kırkayak tapınakçılarından aldığın son görevin de görev tahtasına yeni yazılmış,kadınları devlete karşı örgütlemek,devlete karşı baş kaldırtmak.
Senin tapınakçılara ve Fethullah’a kaldıramadığın başı biz kadınlar devletimize mi kaldıracağız ? 😏 Sende haklısın,yediğin tabağa pisleyemiyorsun,fakat ülke kadınlarını kullanarak vatanına pisliyorsun.Seni Deniz Baykal’ı kasetle bitirip Chp ye getirenlere tüm bağlılığını devam ettiriyorsun işte.Emir demiri kesiyor çünkü.Nasıl olsa kaybettin ya,okey masasında elinde çift okey olan adamı ne olursa olsun taşla diyorlar sana, sen kaybetsen bile biz kazanınca seni bağrımıza basacağız diyorlar..Arkandayız korkma diyorlar.Bir kaç provakatörle kadınları arkana vereceğiz diyorlar.
Şimdi onların şerbetiyle sen ve Atatürk’le alakası olmayan parelel çanakçıların diyorsunuz ki merttir kadın,evet kadın erkeğe benzemez…Haklısınız anneliği ona; acı çekmeyi de öğretti, korumayı da…Ve asla vazgeçmemeyi de… Varlığımız hiç umurunuzda değilken nasıl oldu da aklınıza geldik ? Evet başımız dik…Yüreğimiz büyük…Sesimiz çıkınca çığlık çığlık.Korkumuz yok…Lakin hayal kurarken unuttuğunuz bir şey var ,o kadar da aptal değiliz.
Ne tesadüf ki böyle bir ayaklanma örgütlenmesini yaparken de aaa tarihler öyle bir tarih gösteriyor ki Atatürk’ün Türk kadınına seçme ve seçilme hakkını verdiği o günün tamda 83. yıl dönümü.Bak sen şu ulvi aşka.
Sana tavsiyem; Erdoğan’ı devirmek için kadınların mertliğinin arkasına saklanmayın.Koltuk aşkıyla, Fethullah kumandasıyla Erdoğan düşmanlığını yaparken bari biraz akıllı olun.Bugüne kadar Devletin halkın nefretini kazandığı her vaka ön perde de Erdoğan etiketli gibi gözükse de, arka perde de Fethullah projesiydi. “Kadınları öne koyup arkalarına gizlenerek geldiler…Bu sefer gidişte, peşlerinde kadınlar olacak…” dediğiniz o kadınlar biz değildik. Akp yi kendi çıkarları için Erdoğan’a kurdurtan Fethullah’ın kandırdığı cemaat kadınlarıydı. Şimdi onlarda ak koyunun kara koyunun farkındalar.
Allah için Erdoğan düşmanlığı yaparken desteklenecek aklı başında başka bir alternatif adam mı bıraktınız ?Hepiniz gelmiş geçmiş partiler olarak sümsük olduğunuz için 40 yıl boyunca tapınakçılar alt devlete Fethullah’la gelip halkın haberi olmadan oturmadı mı ? Velev ki Erdoğan’ı kadınlar devirecek fikriyle hareket ediyorsunuz, Protestolar, mitingler, gösteriler için gaz veriyorsunuz da, devlete ve Erdoğan’a karşı yapılan bu ayaklanmalar bumerang gibi ülkemize geri dönmeyecek mi ? En ufak bir hava boşluğundan faydalanıp hamle yapacaklar, ülkemizi bitirecekler. Ne çabuk unuttunuz Arap baharını Tunuslu bir esnafın kendini yakmasıyla başlattığını ?
Orta Doğu’nun Arap baharının listesinde olduğumuzu unuttunuz mu ? Mısır mı olalım ? Irak,Tunus,Yemen,Suriye mi olalım ? Bu mudur kadınlardan beklentiniz ?
5 Aralık gibi bir günde kadınları Erdoğan’a karşı fişekleyerek neyin kafasını yaşıyorsunuz ? Biz Fethullah’ın götünden çoluğunun çocuğunun gelecek günleri ve meslekleri için  giden, çıkarcı kadınlar gibi gerizekalı mıyız her dediğinizi yapacak ? Bizi karıştırıyorsunuz .
Sizin ağzınız ne söylüyor ?
Cumhuriyetçi kadınlar partileri ve çıkarlarını değil vatanını,askerini,polisini, ve ülkesinin güvenliğini riske sokacak durumlar karşısında sadece ülkesinin çıkarını düşünür. Siz ülke çıkarını düşünseydiniz Deniz Baykal’ın pornografi komplosuyla CHP den uzaklaştırılmasını hazmedemezdiniz.Ben şahsım adına size güvenmiyorum.Sadece size değil parti cemaatlerinin alayına güvenmiyorum. Siyaset ve politika sevmediğim alandır, lakin hani aptal ve kör de değilim.
Atatürk ne demiş bak ;
“Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, önce bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı hissen, fikren, fiilen bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki millî benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır” (1923)
Son tavsiyem Fethullah’ın kıçını öpeceğim diye şu Milleti Erdoğan düşmanlığına örgütlemekten,sürüklemekten  vazgeç.Atatürk gibi düşün Milli benliğini bul, zaten av olmuşuz bari bizi dünya ülkelerine av yapmaktan vazgeç.
Hazır Erdoğan hepsine posta koymuşken Fethullah’ın kıçını öpeceğine Ülkemizin güvenliği için Erdoğan’ın arkasına geç ama parmaklarına hakim ol,bunu koltuk sevdan için değil bu sefer ülken için yap.
Cansel Işık/Manyakaşkıngelini
Paylaş

Hazımsız Üretken Canlılar

İnsanoğlu başarmış olduğu her ne varsa, bir başkasının nedense o yolda başarılı olmasını ve kendinden daha iyi olmasını  istemiyor.Kendinden sonraki gelişmesi gereken ya da gelişme aşamasında olan kişileri aşağılayarak,ezerek,yeteneklerini küçümseyerek çöküntüyle ortadan kaldırmaya çalışıyor.

İnsanoğlu hazımsız bir canlı olmamalı.Hazımsızlığın kimseye pek fayda sağlamadığını bilmeli, gelmiş geçmiş atalarından ibret alarak kendini düzeltme yoluna gitmeli.

Sen iyi bir kameraman olabilirsin ama başkalarının da olma isteği ,buna ilgisi ve sempatisi olabilir.Maddi durumu olmayabilir,belki senin gibi en kaliteli  eğitimi alacak parası yoktur ,fakat bu öğrenmesine engel değildir,varsa bir engel,engelini kaldırıp öğretebilirsin.

Mesela sen iyi bir fotoğrafçı da olabilirsin,ama yaşadığın gezegende kendinden başka bir fotoğrafçıya  tahammülün yoksa ve bilgilerinden karşılıksız faydalanmalarına izin vermiyorsan,sen geçmiş dönem şartlarına göre temelden zorlu bir yolculukta başarıya ulaştın diye,senin dışındaki günümüz insanlarının amatör fotoğrafçılık yapmasını da hakir göremez, bu duruma sinirlenemezsin..

Sinema ve televizyonculuk okuyarak film yönetmeni, seslendirmen olabilirsin,en iyi senaryo yazarı, kurgucu,görüntü yönetmeni,oyuncu vesaire olabilirsin.Sen bu yeteneklerinle kendini sanatçı da ilan etmiş olabilirsin, hatta iyi bir edebiyat fakültesinden mezun olarak iyi bir yazar da olmuş olabilirsin,senin dışında edebiyata gönül verenleri,şiir yazanları,yazı yazanları gördüğün zaman onların ruhunu besleyip kulağına bir fısıltıyla cesaretlendiremiyorsan,eksikliklerini birebir gideremiyorsan,senden sonrakilerin gelişmesini istemiyor,başarmasını hazmedemiyor ve gördüğün yerde sürekli kendi bulunduğun seviyeyi ve aldığın eğitimle öne çıkıp,en iyisinin sen  olduğunu düşünüyorsan,senden sonrakileri ya da senin dışındakileri küçümsüyor,hatalarını toplum içinde deşifre ediyorsan, şapkanı önüne eğ bir kez daha düşün derim.Hep bana Rabbena olmaz.

İşte sen kendinin her ne olduğunu düşünüyorsan, sen daha olmamışsın dostum.

Tamam,sanatçıyla egosu ayrılmaz bir bütündür diyoruz ama sanatçıdaki egonun bir büyüklük taslama ve kendini yüceltme olmadığını bilmelisin.Bu dünyada yalnız olmadığını,dünyanın senin etrafında dönmediğini  anlamalısın. Bunu anlayabilmen için seni yaratan kainatın en büyük sanatçısının eserlerine bakmalısın.

Sana verilen özellikler,yetenekler senin dışındakilere de farklı boyutlarda verildi.O yol sadece sana bahşedilmedi.İnsanların kendilerinde fark ettiği yeteneklerini ortaya tüm çıplaklığıyla çıkarması seni rahatsız etmemeli,bilakis buna sevinmeli ve destek olabilmelisin.Sen resim yapıyorsan başkası da yapabilir,sen kitap yazıyorsan başkası da yazabilir,sen konservatuar okuyarak şarkıcı ya da müzisyen olabildiysen başkası okumadan senden daha iyi şarkı söyleyebilir,hiç eğitim almadan kendi kendine bir enstrüman çalmayı da öğrenebilir.

“Önüne gelen yazar oluyor,önüne gelen oyuncu oluyor,önüne gelen sanatçı oluyor,önüne gelen topçu,popçu oluyor ,artık bu işlerinde bir asaleti kalmadı herkes yapıyor” dediğin an sen sanatçı değilsindir.Bu şekilde düşündüğün sürece sanatın yok olur.Geriye senden sadece sorun üreten,üretken ve hazımsız bir canlı kalır.

Kendi varlığından haberdar olan,kendi dünyasından etrafa bakan, kendisini fark eden insan kendi dışındaki insanların yeteneklerine,hobilerine,zevklerine hazımsızlıkla ket vurmamalıdır…

İşte bunu başarabiliyorsan o zaman sen sanatçısın.

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Şizofren Diyerek Geçme !

 

Toplumda ağzımıza alıştırdığımız hani şu kelime vardır ya,lakayt biçimde tırmalar kulaklarımızı;

” Şizofren misin oğlum (kızım) sen ? ”

“Birde psikoloji okudum diyorsun, sen nasıl psikoloji okudun önce kendini tedavi et ! ”

“Şizofum benim jüpiter gibisin ha, galiba sizde genetik ”

“Senin gibi cins şizofren olanını da ilk defa görüyorum pes !”

“Nerenden yumurtluyorsun abi bütün bunları ? Android misin, şizofren misin ne iş anlayalım bak yine mala bağladın ha ”

Yazıma böyle bir giriş yaptım,çünkü bu tür konuşmaların geçtiği bir diyaloğa da ben dolmuşta şahit olmuştum.Muhabbet sahiplerinin.yaşları 30-40 arası vardı. Dolmuş gibi halka açık bir mekanda konuştukları için bazıları ters ters bakmıştı konuşanlara.Neden ters baktıklarını düşündüğümde hak vermiştim bakanlara.Çünkü istatistiklere göre Türkiye’nin 600 bin nüfusu şizofren hastasıydı.Kim bilir konuşanlara ters bakanlar ya şizofren tedavisi görüyordu,ya da bir hasta yakınıydı.

Bir kere şizofren kelimesi ; gerçeklerle iletişimi kopmuş,gerçek dışı düşüncelerle hareket eden,düşünce, duygu ve davranışlarında önemli bozulmalar yaşayan insanların içinde bulunduğu ızdıraplı bir ruh hastalığını ifade eder. Bilinçsizce kullandığımız şizofren kelimesi hakaret sayılan kelimeler arasında yer aldığı için iletişimde ağız alışkanlığı olarak kullanıldığında  hakareti amaçlamasa da, yine de bu tür hitaplar,şakalar tüm hasta kişilere, hatta yakınlarına yönelik bir onur kırma ve aşağılama durumunu barındırır. Bu sebepten şizofren olsun ya da olmasın her iki tarafa da şaka mahiyetinde kesinlikle söylenmemesi gereken kelimelerden biridir.İşte toplum içi davranışlarımızda bizler bunlara hiç dikkat etmiyoruz.

Hatta şizofrenlerle ilgili bir araştırma yazısında okumuştum.”Tarihte şizofreni hastalığı tanısı konmuş pek çok sanatçı vardır” diyordu.

Öncelikle sanatçı ve şizofren arasındaki farklılıklar nedir ne değildir onu kavrayalım.
Sanatçı;
Kişisel birikimlerini, bilinçaltını, yaşam felsefesini, kollektif bilinçaltını harmanlar.Derinlerde yatan, işlenmemiş ham malzemeyi deneyim, bilgi, ustalık ve estetik elementler yardımıyla işleyerek topluma sunar.
Şizofren ise;  çoğunlukla kendi iç dünyasını anlatan mesajlar verir, kendisi için özel anlamı olan semboller kullanır.
Şizofren olduktan sonra sanatçı olanlar ile profesyonel sanatçı arasındaki tek fark; kendini ifade etmesi, yaratma dürtüsü ve ölümsüz olma isteğidir.
Bu arada rica ederim “Şizofren” diyerek ,aşağılayarak ya da sallayarak hastalıkmış diyerek de  geçmeyin lütfen  

Bugün Louis Wain,Vincent Van Gogh,Carlo Zinelli,Adolf Wölfli gibi ressamların yapmış olduğu resimlere bakarsak onlar şizofren sanatçılar arasında hatırlanabilecek isimlerin en başında gelir.
Farklı sanatlarda isimler örnekleyecek olursak;

  • Fransız oyun yazarı, oyuncu, yönetmen ve şair Antonin Artaud,
  • Alman lirik şair Johann Christian Friedrich Hölderlin,
  • Avustralyalı konçerto piyanisti David Helfgott,
  • Polonyalı balet Vaslav Nijinski,
  • ABD’li matematikçi John Forbes Nash,
  • ABD’li caz trompetçisi ve kompozitörü Tom Harrell gibi isimlerin başarılarını görebiliriz.
  • Tabi ki Şizofren sanatçılar arasında 50 yılı aşmış rock müziğin efsane ismi Pink Floyd grubunun bestekarı ve vokalisti Syd Barrett’i de unutmamak lazım.

Buraya kadar Avrupalı sanatçıların isimlerini gördük.Kendi sanatçılarımızdan da şöyle baktığımız zaman,görünen yanıyla imrendiğimiz o ünlü isimlerin bir çoğununda şizofren tedavisi görmüş olduğunu görüyoruz.Tedavilerden sonra hayatları kendilerine zehir olurken,diğer yandan bizlere ışıl ışıl görünebilen bu insanların aklımızda kalan yeteneklerinin ve yaratıcılıklarının tek nedeni ise şizofreni olmuş olmalarıdır.

Çok uzağa gitmeyelim filmleriyle gönlümüze taht kurmuş,en akılda kalır ismi hababam sınıfının meşhur Mahmut hocası Münir Özkul. Sahi oyuncu Münir Özkul’un bir dönem toplumdan yaşadığı sıkıntılardan dolayı oyunculuk döneminde aynı zamanda şizofreni ile de mücadele ettiğini kaçımız biliyoruz ?

Münir Özkul, rahatsızlığı için kullandığı ilaçlardan fayda görmeyip alkole nasıl sarılmış olduğunu  bir röportajında şu kelimelerle anlatmıştır “Bu,sanatçıların çok başına gelen bir şey.
Sevilmek istiyoruz,yani toplumdan bir şeyler bekliyoruz,biraz takdir bekliyoruz.Olmuyor,gelmiyor…”

Münir Özkul yine bu röportajında içkiden nasıl kurtuldunuz sorusuna da şu şekilde cevap verir  ; “Tam şuurlu olarak yapmadım bunu.İçkiyi bırakmayı çok istiyordum.Gitmediğim doktor,yatmadığım hastane kalmadı.Hastane duvarlarının arkasına girdiğim zaman kendimi rahat,emniyette hissediyordum.Fakat dışarı çıkıp o toplumun dışarı çıkar çıkmaz hissedilen baskısı var ya hissettim bunu….Bir sanatçı olarak sevilme zorunluluğu.çalışmak zorunluluğunu sırtımda hisseder hissetmez o çocuksu bünyem hemen paniğe kapılıyor ve  hemen içki şişesine sarılıyordum.”

Bir gün Münir Özkul’un yakın arkadaşı Haldun Taner Münir Özkul için ünlü bir psikiyatr olan  Dr. Süleyman Velioğlu’ndan bu rahatsızlık için randevu almıştır ve doktorun Haldun Taner’e cevabı enteresandır. Zaten  Dr.Süleyman Velioğlu 1967 de kişisel bir sanat anlayışı geliştirerek  Akatünvel Sanat Grubunu  kurmuş olan bir doktordur.Yani sanata çok uzak bir kimlik değildir. Dr. Süleyman Velioğlu aynı zamanda Türkiye’de Psikiyatri alanında Creative Art Therapy yani Sanatla Teşhis- Tedavi yöntemini uygulayan ilk kişi olarak bilinmektedir.Bu çalışmaların dışında “Bir Sizofren Hastanın Sanat Ürünleri”  “Prepsikotik Aşamadan Psikoza Şizofrenik Süreç” “Akıl hastası Ve Sanatçı” “İnsan Ve Yaratma Edimi” adında  kendi ilmiyle ilgili kitaplarında yazarıdır.Tüm bilimsel araştırmalarını sanatla teşhis ve tedavi üzerine yaptığı için Haldun Taner şizofren ve sanatçı olan Münir Özkul’u Dr.Süleyman Velioğlu’na getirmiştir…Doktorun Münir Özkul için “Bu adamı neden iyi etmek istiyorsunuz? Sanatı ve başarısının nedeni bu yakındığı özellikler. Onları iyi edersek, ortada sağlıklı bir kabuk kalır. Bırakın olduğu gibi devam etsin, şimdi mutsuzlukları içinde mutludur. İyi olursa büsbütün mutsuz olur.” demiştir.

Sizi bilmem ama Haldun Taner ile psikiyatrın arasında geçen sohbetin bu kısmı  beni oldukça etkiledi.Münir Özkul için söylediği bu sözleri tüm şizofreniler için düşünürsek hani haksız da sayılmaz.Şizofrenler bana göre ayrıcalıklı insanlardır. Düşünsenize mutsuzluklarınız ilham kaynağınız,mutsuzluklarınız mutluluk kaynağınız ve mutsuzluklarınız yaratım,üretim kaynağınız,mutsuzluklarınız toplumsal bir hesaplaşma kavganız.Bu mücadelede sizi kucaklayan sığındığınız birde hayal dünyanız var.Bu kendini gittikçe toplumdan soyutlayan ayrıcalıklı ruhu ilaçlara boğarak öldürmek ve sadece etten bir kostüm giydirip ruhu ölmüş diğer ruhsuz dolaşan canlıların arasına katmak bana göre hiç de mantıklı değil.

Dr.Süleyman Velioğlu’ndan sonra tıbbi araştırmalara göre geçmişten bugüne şizofreni hastalarının sanata, özellikle resim ve müziğe ilgilerinin yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bu sanatların hastalığın teşhisinde, gidişatının tespitinde çok faydasının olduğu da belirtilmiştir.Müzik dinlemek ve aktif müzikal etkinlikler şizofreni hastalarında gerilemiş olan toplumsal iletişimde,psikolojik, sosyal ve zihinsel becerileri geliştirmeye katkıda bulunduğu için, hastaları topluma kazandırma bilinciyle bugün yan etkili eski tedavi biçimlerinin yerine uyku vermeyen yeni kuşak ilaç tedavisine ilaveten,hastayı dış hayata yaklaştırma terapisi ve sanatsal faaliyetler terapisi birleştirilmiş ve bazı merkezlerde şizofreniler için sanatsal uygulamalar altında tedavilere başlanmıştır.

Bu arada sanatla teşhis- tedaviden bahsetmişken şizofrenlerin yazan kısmına da dokunmamak ,onları da anmamak olmaz. Hatırlar mısınız bilmem Ateşin Düştüğü Yerden Sesler, Yüzler, Öyküler Yarışması  adı altında 2009-2010-2011 yıllarında sadece şizofreni hastalarının eserleriyle  katılabildiği bir yarışma düzenlenmişti.Bu yarışmanın amacı şizofrenilerin hayata katılımına destek vermekti.
Bu yarışma sonucu 2009’da ilk 10’a girenlerin öyküleri Doğan Kitap tarafından “Hayat Bana Yüreğini Açıyor” ismiyle kitaplaştırılmıştır..Yine aynı yarışmanın 2010’da ilk 10’a giren öyküleri ise “Hepimiz Deliyiz” adıyla yine Doğan Kitap tarafından basılmıştır.

Yarışmanın 2010 yılı 1’incisi SÜVEYDA ÖLÜDENİZ,  2’cisi  ise YASEMİN ŞENYURT olmuştu.

Yarışmayı kazananlardan  Süveyda Ölüdeniz kendisine neden yazdığı sorulduğunda şöyle bir cevap verir ;

“Birçok nedeni var. En büyük hayalim yazar olmak. Bazen kilidi çözen; aşk, öfke, ya da bir espri oldu, ben de yazdım. Delirmemek ama deli kalmak için yazıyorum. Dünyayı yan yana getirdiğim kelimelerle havaya uçurmak istiyorum. Kendimi tutsaklıktan kurtarmak için yazarken başkasına dönüşüyorum ve hayatı kelimelerle becermeyi seviyorum. Mutsuzluğuma soyluluk katmak için yazıyorum. Ölüme kelimelerle sarkıntılık etmeyi seviyorum, sevgili bulmak için yazıyorum. Yazmak, aklımın hapishanesinden delirerek kaçmamı sağlıyor. Cinayet işlememek için kelimelerle cinayet işliyorum. Düşmanıma benzemeden intikam almanın yolu yazmak. Hiç kimseden emir almamak için yazıyorum.”

Yarışmanın 2 cisi Yasemin Şenyurt ise yazarak ataklarını atlatabildiğini,yazarak sorunlarını teker teker sorguladığını anlatmıştır.Yazarlarımızın duygu ve düşünce anlatımlarına bakarak şizofreni nedir diye düşündüğümüzde hekimlik terimi haricinde  bu duruma o halde şöylede diyebiliriz şizofreni bir takdir edilmeme,onaylanmama,dışlanma korkusu ile sürekli en iyisini yapma baskısı altında gelişmiş, toplumdan ve çevreden kaynaklanan,travmalar,kavgalar vesilesiyle insan ruhunun yaralanarak,genetik faktörler eşliğinde ortaya çıkması.

Burada dikkatimizi çekmesi gereken ve anlamamız gereken şudur; her iki yazarımızın da  yarışmadan sonra hayatlarında takdir edildikleri için psikolojik açıdan büyük bir rahatlık hissetmiş olmalarıdır.Tıpkı Münir Özkul’un “Sevilmek istiyoruz,yani toplumdan bir şeyler bekliyoruz,biraz takdir bekliyoruz.” dediği gibi.Bu sebepten diyebiliriz ki takdir edilmemek bu hastalığın alevlendiricisi ve tetikleyicisidir.Gaipten sesler duymak ve paranormal hikayelerin kahramanı olmak ise ilk zamanki verilen belirtilerden çok sonraki atak evreleridir.

Öte yandan kiminin sanal dediği bizimse dijital dünya diye adlandırdığımız İnternet alanında  günümüz yaşantısına ve insan hikayelerine baktığımızda, kendi iç dünyasını anlatan mesajlar veren, kendisi için özel anlamı olan semboller kullanan sayamayacağımız kadar sayısızca insan görmekteyiz.Kim bilir onlarda  yazarlarımızdan SÜVEYDA ÖLÜDENİZ ve YASEMİN ŞENYURT gibi midir bilinmez.

Belkide şu an düşünmeye başladınız,ben ya da ailemden biri veyahutta yakın arkadaşım şizofreni midir değil midir,korkmalı mıyım,nereden anlayacağım bu hastalığın belirtileri nedir derseniz ,tıp dünyası bu belirtileri şu şekilde sıralıyor. Şizofreni başlangıcı olan kişilerde bu durum algıda kusur ile başlamakta,sonra sırasıyla düşünce oluşturamama ve düşüncelerde bozulma,bir durumu,kişiyi yargılarken yargıda dengesizlik kusur belirtisi,örneğin şizofrenler duygularını rahatlıkla yansıtamazlar,sevgi,öfke,coşku gibi duyguları ya aşırı tepki ya da içindeki coşkuya karşın kendilerini kısıtlayarak sessiz bir moda geçerler,hafıza karmaşaları mevcuttur,bellekleri sürekli karışıktır.Doğru ve yanlış kavramları bozulur.Doğrunun bir tane olduğu yer vardır siyahın siyah olması gibi lakin şizofreniler doğruyu yanlış olarak kabul ederler.Eğer siyah sizin doğrunuz ise onların doğrusu beyazda inat eder.Bu yüzden sağlıklı birey olarak siz zıtlaştıkça gerilim artacaktır.Sonuç olarak bir çok davranışları garipleşerek göze batmaya başlar.Allah ile kavga etmek gibi,değişik dinlere yönelmek ve bunları kanıtlayıcı tarzda alim olmuşcasına konuşmak gibi ,halisülasyonlar ya da öte alemlerden üç harflilerden ses duymak gibi tuhaf davranışlar belirtiler arasındadır.

Bu yüzden ulu orta yerlerde durumundan emin olmadığınız çevrenizdeki insanlarla İletişim halindeyken “şizofren misin oğlum” diyerek aşağılama içeren “Gizli Damgalama” yı besleyen bu kelimeleri kullanmayın.Çünkü şizofrenler kabul edilmeme,dışlanma korkusuyla kendilerini kamufle ederler.Şizofren olduklarını bilseniz de bilmeseniz de öğrendikten sonra bu tür insanlarla iletişim kurmaktan da sakın korkmayın ve onları etiketlemeden sanata yönlendirin.Çünkü bu kişiler ne kadar iletişim kurarsanız o kadar topluma adapte olarak sanat desteğiyle iyileşme göstermekteler. Dr.Süleyman Velioğlu sayesinde  artık şunu diyebiliriz ki sıradan bir insanın bile şizofreni olduktan sonra sanatla tedavi edilmesi mümkündür.

Selametle kalın..

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

 

.

 

 

 

Paylaş

Hastalıkların Başı Çok Yemektir,İlaçların Başı İse Perhizdir.

Yaşam mücadelesinde nerede üzülen,yıpranan ağlayan sevdiklerimizi görsek “Güçlü ol ! Güçlü ol” sözleri hep dilimize dolanır .
Oysa ruhsal yönden güçlü olmak bedensel güçten geçer.Bedensel güç ise yine yaratıcının insanların bedenlerine gereken özeni göstermesi için şifa kodlarını yüklediği şifalı besinlerden geçer.Hatta bu konuda İbrahim Nehai hazretleri, “nebati gıda bulunmayan sofra, akılsız ihtiyara benzer ,mal ve evladının çok olmasını isteyen, bitkisel gıda çok yesin” demiştir.Lakin günümüz insanı bu hadisten maalesef bihaber olmakla beraber bir çoğu damak lezzetine göre beslenmeyi alışkanlık haline getirdiği için bedenine ne kadar fayda sağladığının, ne kadar zarar verdiğinin bilincinde olmadan beslenmekteler.Bunu çoğu kişi önemsemediği için bedenine gereken değeri vermez,daha çok önüne ne gelirse yiyerek kendini mutlu etmeyi vazife bilir..Sonuç olarak türlü türlü zincirleme hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalır.
İnsanoğlu bu pejmürde başıboş,duyarsızca beslenmeyi bırakmalı, bedensel şifresini keşfetmek ve ona göre bedenini severek sorumluluk alarak sağlıklı beslenmek zorundadır.

Öte yandan şununda bilincinde olmalıyız, insanoğluyuz, yaşamsal faktörler nedeniyle yorulabilir ve bu yorgunlukla bedenimiz yıpranır.Bu sebepten bedenimizi beslemenin dışında da şifa kodları yüklenen bu besinlerle de bakım yaparak bozulan yerlerimizi onarmak zorundayızdır.Bu bakımları yapmakta önemlidir, bedensel güce gereken desteği verir. Bu bakımlara örnek verecek olursak; bilinir ki naturel zeytinyağı 70 derde devadır,dökülen saçlara rafineri olmayan naturel zeytinyağı ile bakım yapmak gibi,mantar suyuyla gözlerdeki ağrıyı önlemek ve parlaklık kazandırmak gibi ,yeşil yapraklılardan tere ile depresyon kür tedavisi uygulamak gibi ,çörek otuyla uykusuzluk ve unutkanlık sorununu çözmek gibi ve daha nicesi.

Unutmayın ki bedensel güç her şeyden önemlidir,çünkü bedensel gücü yüksek olan kişinin ruhsal gücü de yüksek olur.
Bedensel gücü zayıf düşürecek tarzda beslenmek ve vücut bakımı yapmamak hem ruhsal gücü düşürür hemde yaşam mücadelesinde insanoğlunun her alanda zayıf düşmesine neden olur.
Ruhsal gücü yüksek insanın özgüveni yüksek olur, kendi değerleri ve doğruları doğrultusunda yaşar,hayatındaki başarı ve mutluluk kavramlarıyla cesurca yüzleşir.Bir insanın ruhsal gücünün yüksek olup olmadığını karşısına çıkan zorluklarla ve onlara gösterdiği tepkilerle ölçebiliriz.
Ruhsal gücü düşük olanlar ,aldıkları kötü bir haber ve olumsuz eleştirinin karşısında çaresiz olduklarını, olanlar karşısında da mücadele edemeyecek durumda olduklarını düşünürler.Küçük şeylerden mutluluk duyamaz hale gelirler.Sinir ve stres katsayısını yükselten durumlar karşısında anksiyete moduyla fevri davranırlar.Ve sorunun hep başkalarında olduğunu savunurlar.Sağlıklı beslenmeyerek hem bedensel gücü hem de yaşam kalitesi düşmüş bu kişiler sürekli problemlere odaklanırlar.Bunun içinde daima kendilerine uygun bir dostla dertleşmek ihtiyacı duyarlar.
Bu durumda da ruhsal güç kaybı toplumsal olarak bulaşmaya başlar ve otomatikman sürü psikolojisi devreye girer.Bugün bu potansiyel tehlikenin bilincine varmış bir çok kişi ruhsal gücü düşük insanlardan işte bu yüzden kaçmaktadırlar.
Demem o ki ; bu durumları yaşamamak ve yaşatmamak için en başta bedensel şifrenizi keşfederek sağlıklı beslenmek zorundasınız.Bu sizin en başta yaratıcınızın size hediye etmiş olduğu bedeninize karşı sorumluluğunuz ve görevinizdir.
Yine bu konuda bizlere bilgi sunan Seadet-i Ebediyye de der ki ; “Hastalıkların başı çok yemektir. İlaçların başı ise perhizdir ” der..

Bedeninizi sevin ve ona iyi bakın..Sağlıklı ve mutlu günler dilerim.

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Çocuklar Cennete Kesilmiş Bilet Değildir.

İnsanlığın en büyük imtihanıydı evlat yetiştirmek,nesil yetiştirmek…
Ve demişti ki “Cennet annelerin ayakları altındadır.”Bundan ötürü sandılar ki her doğuran evlat sahibi kadın cennete gidecektir.Oysa çocuklar her annenin cennete kesilmiş bileti değildiler.
Bir kadının yaratıcının karşısında anne olarak yeri ayrıydı,insan olarak, kul olarak yeri ayrıydı.Bir anne yeryüzünde yaratıcısını sevindirecek ne kadar iyilik ve hayırlı iş yaptıysa kendi mükafatını (cennet kapısını) tıpkı erkek gibi kendi kulluk boyutunda kazanır.
Yine kadın-erkek olsun,anne baba olarak ne kadar iman gücü zayıf, inancı zedelenmiş olursa olsun,ister dindar olsun ister dinsiz olsun ; anne-baba olarak her zaman doğurdukları çocuklardan evlatları tarafından saygı, sevgi ve yardım görmeye hakları vardır.
Çocuklar bir kavmin cennete açılan kapılarıdır,kanatsız melekleridir,günahsızlardır ve yaratıcının karşısında kıymetlidirler. Fakat o kıymetli varlıkları doğuranlar ise ; doğurduklarının saygı ve sevgisine,merhametine göre de Allah hükmünde o kapının anahtarlarıdır.
Bu yüzden Cennet annelerin ayakları altındadır.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Bilirim Siz Ölüleri Seversiniz.

 

Ölmek lazım sayılmak için, sevilmek için,hatalarının unutulup iyiliklerinin anımsanması için ,”şu fotoğrafta da ne güzel gülümsemiş canım benim” demeleri için.
Ölmek lazım “ya baksana nelerde yazmış bırakmış, anlatmış,satırlarında seni,beni,onu anlatmış, meğer kendisini bizden saymış,anlamamışız sessizliğin tınısını çığlıklarıyla harmanlamış, ama kimselere garibim sesini duyuramamış” demeleri için.
Ölmek lazım işte “beni ne çok severdi,ne emek verirdi, birlikteliğimiz için neler yapmıştı ben ona hak etmediği onca kötü şeyi yapmama ve canını acıtmama rağmen,bana hayata karşı dimdik durmayı o öğretmişti,şimdi beni onun gibi kim sevecek,kim çekecek,kim anlayacak ruhumu,beynimi kim düzenleyecek “diyerek ağlayanları duymak için ölmek lazım dostum…

Tıpkı sizi sevenlerin öldüğü gibi ölmek lazım işte.Bilirim siz ölüleri seversiniz,ölümü sevmezsiniz.Fakat ölüler sizi ölene kadar severler, öldükten sonra sevmezler.
Neden mi ?
Çünkü onların katili zaten sizlersiniz.Bu yüzden siz ölümü de sevemiyorsunuz işte,siz korkarsınız ölümden.
Siz yapay dünyanın kabadayıları,siz yaratıcının nefes üflediği kalbin size bahşedilen, gönderilen masum insanların sevgisini hunharca kullanıp ezerken ancak yapay dünyada celallenip dayılanırsınız. Kırarsınız,dökersiniz alemin en iyisi kralı biziz diyerek..
Kimse sizi öldüremeyecek kadar dürüstsünüzdür,yaşamayı hak ediyorsunuzdur çünkü.
İyisinizdir,hoşsunuzdur,yanlışların alayı size yapılmıştır da siz harikasınızdır.
Geceleri akıl melekeleriniz kafanıza balyozla vurur “yalan söylüyorsun ! yalan konuşuyorsun ! sus artık yalan konuşma,neler yaptın bir baksana ” diye diye geceleri kimseler yok iken yastıkları kucaklatıp ağlatırlar sizi içten içten.
Çünkü bilirsiniz kendinizi fakir tesellisiyle kandırmaya çalıştığınızı,kimsenin bilmediğini de sanırsınız ya biraz güç toplarsınız,aptalca uyuşturur bu sanrılar sizi.
Sabahın hayrına uyanacağınıza gecenin şerrini taşırsınız aydınlıklara.Güçlü olmak için insan kalbi kıra kıra yaşarsınız.
Ağzınızdaki dilin kıvrımlarıyla,envan çeşit yalanlara bezenerek
aptalca aktarırsınız fakir tesellilerinizi ,etrafınızda size kendini heba etmiş masum varlıklara.

Siz ölüleri seversiniz işte.Onlarda zaten siz onları bu şekilde seversiniz belki diye ölmek istediler…Siz dünya gözüyle sevmediniz ,kalp hakkını vermediniz diye yaratıcılarının şefkatli kollarına sığınmak için,sağlıklı halleriyle her gün çektirdiğiniz duygusal acılar yüzünden ölmek için dua ettiler..Gün gün eridiler,kimi üzüntüden hastalığa kaldı sırasını bekledi,kimi
kalbinde alacak hesaplarıyla onca acı ve ızdırapla yaratıcısına kavuşmak ümidiyle kendi kararıyla çekti gitti..

Zihnini yokluyorsun ve gülüyorsun değil mi ? “Çok şükür diyorsun olmadı öyle bir şey..Belki de sen farkında değilsin olacak..Etrafına bir bak,sorgula,yokla bakalım..
Sırasını bekleyenlerin değil de kendi kararıyla bu yaşamdan çekip gidenin, ya da gidecek olanın suç ortağı sensin işte ..Söylesene kaç tane kırdığın kalp var,kaç tane kalbinin içine akıttırdığın göz yaşı döken insan var ?
Sırada kaç tane ölmek için dua eden var ?
Ya da seni ölümüne sevdiğini söylerken,yaşamın getirdiği ağırlıkları varlığınla unutmaya çalışan,seni kendine anlamlandırırken yaşam enerjisini sana boşaltan,elinde tuttuğun,kandırdığın kaç kişi var ?
Kötü hallerini gördüğün halde görmemezlikten geldiğin,
Sevginden kollarından mahrum kaldı diye sağda solda şefkatli kol arattırdığın kaç sevgi açı masum var ?
Sana ihtiyacı olduğunu söylediği halde işim var diyerek keyfe aleme dalmaya gittiğin duymamazlıktan gelerek ağlattığın kaç kişi var ?
Sevgisizlikten delirttiğin için intiharın kollarına kendini bırakan, masumken günahkar ettiğin daha kaç can var ?

Siz ölüleri seviyorsunuz işte ,ancak öldükten sonra keşkelerle ağlıyorsunuz arkalarından başka yaptığınız bir bok yok.
Ancak kendinizi seviyorsunuz,gariban kalpleri paraya tapan yanlarınızla katlediyor gönderiyorsunuz hastalıklara ve ölüme.

Geceleri halen akıl melekelerin geliyorsa ,sana hatalarını yüzüne vuruyor ayna oluyorsa çok şanslısın.
Sırf sen onu bu dünyada sevmeyip,ezdin diye ölmek isteyen onca masum can var ya ; direne direne artık o gece akıl melekelerini görememiş duyamamışlardı.
Kalk geç olmadan, bak aynaya ve vur o bencil,egoist korkak suratına !
Ardı ardına vur tokatları.Hani yaratıcının nefes üflediği kalbin sana bahşettiği gönderdiği o masum insanların sevgisini hunharca kullanıp ezdin ya; işte onun için tükür o kertenkele suratına ve ağlattığın kalpler için ağlayarak af dile yaratıcından..
Unutma aslolan ölüleri sevmek,öldükten sonra sevmek,kıymet bilmek,kendini bir mezar taşına konuşarak affettirmek değildir .
Aslolan diriyken kıymet bilmektir,diriyken üzmemektir,diriyken incitmemektir,diriyken sevmektir,diriyken yarasına merhem olabilmektir,göz yaşını silebilen yakın bir el olmaktır,iki elin kanda da olsa ona koşturan ayak olmaktır,eksiğini tamamlayabilmektir. Hatalar insan içindir, olur da göz yaşını akıttıysan diriyken ağlattığından af dilemektir.

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Narsist Burjuva Nöbeti

 

Hep duyarım. Aldığı eğitimin kalitesinden, yaşamının en sefil ve ezik döneminde, döneminin burjuva rüzgarından etkilenmiş ,kabul edilememe korkusuyla, okuduğu kitap sayısından, dinlediği müzik tarzına kadar, kendini entel dantel kariyer zirvesinde görüp, toplumdan soyutlayarak yaşamış, kendini bilgelikle etiketleyerek kendinden başkalarını beğenmeyerek yaşamış insanlara her zaman çok üzülmüşümdür.

Çünkü yaşam seçtikleri çizgide otomatikman yalnızlığı kendilerine hediye etmeye başlar ve kendilerini soyutlayarak kalite olarak ayırsalar da her insan gibi onlar da vesvese denilen illetin kucağına düşerler.

Narsist bir duygunun esiri olduklarından ötürü bulundukları durumu da kabullenemiyorlar, topluma uyum sağlayamadıkları için de kendilerini tedavi etmek için mutluluk ustalığına soyunuyorlar.

Geçmişlerinden getirdikleri bilgilerle dışladıkları toplumun bireylerine bilgece tutunmaya çalışıyorlar. Beni üzen tarafı bu.. Sanırım mutsuzken topluma mutluluk ustalığı yapmak ve bilgelik taslamak da böyle bir şey…

Mutlu bir varlıksan; toplumun sana ihtiyacı vardır, onları dışlamadan, ezmeden, sınıflandırmadan mutsuzluklarına odaklanabilirsin..

Fakat mutsuz isen özünle yüzleşerek önce kendi iç dünyanın mutluluğunu inşa etmelisin. Biraz inziva biraz da inşirah..

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Hasta Dünya İnsanı

 

Davranışı her ne kadar bilinçdışı belirlese de zihinsel sağlık sorunlarıyla mücadele eden insanların artık kendilerini kamufle etme ihtiyacı duyduklarını gözlemliyorum…

Bu durum bizim ülkemizde daha berbat bir durumda. Ağlayana “ne kadar da zayıfsın ,çok gülene sen iyi değilsin” diyen bir toplumuz. Dil düşünceden daha çok tehlikeli diyebilirim. Düşünce zihnin derinliklerinden gelirken zihinde kalırsa bir sakıncası yok da dile dökülürse dil kötü düşünceler için potansiyel tehlikedir.

Atalarımız boşuna dememiş “eline, diline, beline sahip ol” diye. Ama dinleyen nerdeee?

Acaba insanların dilleri olmasaydı sadece beden diliyle anlaşabilirler miydi?

Neden anlaşamasın ki,üstelik Dünya üzerinde kullanılan bir işaret dili bile mevcutken .

Neyse …

Konumuz; bu dünyada ki hayatı güzelleştirecek insan tipleri. Dünyamızın uzun zaman öncesinde altın çağ denilen döneme girmişliği vesilesiyle şu zamanlarda onlardan bahsetmemek tabi ki olmaz.

Ruhsal olarak uyanmış ve ruhsal olarak gelişmiş telepatik iletişimin çalışma şeklini kavramış, spiritüel tekamüle ermiş, kozmolojik seyahati başarmış 3 cü boyuttan 4 cü boyuta geçerek bilgiye erişmiş yüksek titreşimli insanlar.

Sayıları çok az olsa da hasta olan dünya insanını düşünsel, moral ve ruhi destekle yaşamda tutmaya çalışıyorlar. Ne güzel değil mi ?

Buraya kadar kulağa hoş manzaralar.

Dünya insanı ise gerçekten hasta,sürekli bir umutsuz,sürekli bir şüpheci,uyumsuz,iyilik kabul etmez tavırlar,asabiyet,oto-kontrolsüz,negatif enerjilere meydan okuyacağına sürekli bir olumsuzluklara teslimiyetçi,acınası küçük Emrah tiplemeleri,Halil Sezai’den incir reçeli isyaaaan tiplemeleri,böyle sürekli uyuşmak ve uyumak talepleri,morfinsel arzular,alkol şişeleriyle dans etmeler,votka ile yapay enerjilerin çiftleşme sahnesinden patlayarak çıkan,nirvanada küfrün 7 kategorisiyle kafa arama havaları derken bonzailer,pembeler,şekerler,sentetikler bunlardan bahsederken bile yüzüm buruştu 😏

Fikirler,anılar veya uyarıcılar bilinçli zihnin dayanma gücünü aşacak şekilde bunaltıcı veya uygunsuz hale geldiklerinde bastırılıyorlar.İç güdüsel itkilerimizin yanına,bilincin erişemeyeceği şekilde maalesef bilinçdışımıza depolanıyorlar.Bilinçdışı dediğimiz ise insanın düşünce ve davranışlarını sessizce yönetmeye başlıyor.Bilinçli ve bilinçdışı düşünceler arasında bir fark vardır.İşte o fark her ne ise dünya insanında ruhsal gerilim dediğimizi doğurmaktadır..Dünya insanı iç dünya ve dış dünyanın karmaşasında suçluluk ve yetersizlik duygusu ile kendini cezalandırma dürtüsüne kapılmış durumda.Ruhsal gerilimin esaretinde kalan hasta dünya insanı,bu sebepten sürekli bir hareketlilik halinde yaşıyor,istem dışı dürtülerle de ruhsal ve bedensel olarak boşalım kanallarını zorlamaya başlıyor.

Pskilojiye göre İtkiler davranışlarımızı yönetir,bizi temel gereksinimlerimizi tatmin etmeyi vaat eden seçimler yapmaya yöneltir.İtkiler sağ kalmamızı garanti ederler.Yiyecek ve suya gereksinim,türümüzün devamını garanti eden seks arzusu,sıcaklık,korunma ve arkadaş bulma ihtiyacı gibi.

Yukarıdaki paragrafta sürekli bir umutsuz,sürekli bir şüpheci,uyumsuz,iyilik kabul etmez tavırlar,asabiyet,oto-kontrolsüz diyerek bahsettiğim hasta dünya insanını anlayabilmek için insan zihnindeki katmanların görevlerini iyi bilmek gerekir.İnsan zihninde bilinç,ön bilinç,bilinçdışı olmak üzere 3 katman varken diğer yapısında da ego,Id ve süperego denilen katmanlar mevcuttur.Hasta olan bir dünya insanı ise bu katmanlarla ilgilenmez istem dışı dürtüleriyle ruhsal ve bedensel olarak boşalım kanalı arayışına başlar.

Hayır hayır düşündüğünüz gibi değil.Kesinlikle hasta dünya insanını psikiyatrik ilaçlar düzeltemeyecektir.Nasıl ki alkol ve uyuşturucu kullanan kişilerin beynindeki Alfa – Beta – Gama – Delta – Teta frekansları kapalı oluyorsa,psikiyatrik ilaçlarda frekansları kapatır.İşte tam da böyle durum da ilaçlar yerine ruhsal olarak uyanmış ve ruhsal olarak gelişmiş telepatik iletişimin çalışma şeklini kavramış,spiritüel tekamüle ermiş,kozmolojik seyahati başarmış yüksek titreşimli insanlar devreye girmelidir.

Bana göre dünya içi yaşamda psikiyatrik ilaçlarla ruhların perdeleri sonsuz bir karanlığa mahkum edilmektedir.Hastalığın ilk evresinde bilinçli olan insan ruhu aslında bilginin ve ruhsal kimliğinin farkında olsa psikiyatrik ilaçlara sığınmadan kendini iyileştirebilecek güce sahiptir.Nasıl mı ?

Makro ve mikro kozmos (Evren ve İnsan) kavramını öğrenerek.

Çünkü İnsan mikro kozmos; Kozmos Makro İnsan’dır .

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

Spirituel Tekamül

Dünyaya kan, savaş, açlık, vesvese, fitne, hastalık ve kötülük getirenler kadar, unutma dünyaya barış, sükûnet, huzur, şifa, mutluluk, neşe ve iyilik getirmekle görevli olanlarda var.

Bu görevlilerden biri neden sen olmayasın ki. Belki de henüz ruhunun evrendeki var oluş amaçlarından ve vazifelerinden bihabersin.”Peki ama nasıl olacak bütün bunlar” diye soranlar görüyorum hep.

İyilik ve kötülük savaşırken, dünya tektonik titreşimlerle insanlığa mesaj yollarken sen dünyanın sonunun geleceği günü oturup seyretmekle sadece kötülüğe katkıda bulunmuş olursun. Bunun bilincinde olmak bile bir katman ileri adım atmaktır.

Yaşamında yer alan bir kötüyü ve doğabilecek kötülükleri mağlup etmek mi istiyorsun ?

O halde yaşamının içinde barış, sükunet, huzur, şifa, mutluluk, neşe ve iyilik barındıran davranışlarını bütünün hayrına çoğaltmalısın.

Buna engel teşkil eden komşun ya da arkadaşın ya da meslektaşın ya da çok sevdiğin birisi karşına çıkarak iyiliklerinin gücünü kırmak amaçlı ne söylerse veya ne yaparsa yapsın, fark etmez sen akıl ve kalp çerçevesi içinde kalarak seçtiğin tarafın yolunda hizmet etmeye devam etmek zorundasın.

Senden istenilen tek şey koşulsuz ve tereddütsüz sadece kendin olmandır.Sana gönderilen sevgi enerjilerinin kıymetini bilerek,aynı zamanda benliğinle bütünleşerek sende koşulsuz sevgiye hizmet etmelisin.

Bir süre sabırla oluşturduğun iyilik ve sevgi çemberiyle yaşamında var olan kötüleri ve sana yansıyarak çevrene dağılan kötülüklerin yönünü değiştirebildiğini göreceksin.

Ve içindeki öz ruhtan zaman zaman sesler duyacaksın.Yani iç sesin bir sonraki atman gereken adımını yine sana bildirerek yönlendirecek..

Şunu da ilave etmek gerekir ki ;İnsanların “iç sesim beni yanıltmaz” diyerek yanılmışlığı da maalesef mevcuttur.İşte buda yorgun bir zihinden ve stresten ötürüdür.

İyiliğin hizmetkarı olmak için zihnini ve bedenini sürekli tazelemek zorundasın.

Bilinçli ve uyanık bir zihninin olması ise yine sana bağlıdır.

Herhangi bir düşüncenin etkisinde olmadan sakinleşerek iyi kötü tüm düşünceleri aşmalısın.

Şöyle ki ; bir düşünceye odaklandığımız an zihnimizden içeriye doğru, düşüncenin ötesindeki öz benliğimiz olan bilincimize yükleniriz, buna çoğumuz derin düşünceye dalma deriz.Diğer adıyla yani kontamplasyon.Bu durumda zihin hem konsantrasyon hem kontamplasyon evresinde iken öz benliğimiz olan bilincimiz aşırı efor sarf eder ve zihin yorgunluğu yaşarız.İşte bu yüzden zihnimizi ve bedenimizi yenilemek için sükunete,sessizliğe ve huzura ihtiyacımız olduğunu unutma.

Sürekli aktif olan bir zihinle bir süre sonra enerjilerini kontrol edemez,şeffaflık ve berraklık ile yaratıcılık evresine geçemez,bunun sonucunda da zekanı kullanamayacak hale gelirsin.Enerjilerini kontrol edemeyenler ise oluşturdukları iyilik ve sevgi çemberini muhafaza edemeyerek kötü enerjilerin etkisine maruz kalıp kötülüklere katkıda bulunmaya başlarlar.

Kötü enerjilerin ne olduğunu artık tüm dünya bilmekte bunu yeniden açıklamayı gerek görmüyorum.

Benim burada anlamanızı istediğim şudur ; Öncelikle kendi dünyasına ve dış dünyaya barış, sükûnet, huzur, şifa, mutluluk, neşe ve iyilik getirmek isteyenlerin, derin düşüncelerden ve stresten yorulan zihinlerinin düşünceyi aşma tekniklerine ihtiyaçları vardır. Birleşik alan teorisi yardımıyla düşünceyi aşabiliriz,bunun bir çok yöntemi olduğu gibi,çok basit ve aynı zamanda fazla zamanımızı almayacak olan, her gün 20 dakikalık derin dinlenme teknikleriyle zihnin ötesine geçip düşünceleri aşma becerimizi arttırabiliriz.

Birleşik alandan çıkan doğanın dört temel kuvveti vardır.Bunlar çekim, elektro manyetizma, nükleer kuvvet ve radyasyondur.Bütün bunlara birleşik alan kuramıyla (Teorisiyle) bakarsak farkına varacağımız sonsuz zeka ve enerji kaynağına ulaşabileceğimiz de bir gerçektir.

Dünyaya barış, sükûnet, huzur, şifa, mutluluk, neşe ve iyilik getirmekle görevli olduğuna inanıyorsan bu görev sadece talep edip istiyoruz demekle olmuyor maalesef.

Her birimizin yaratılışımız için sorumluluk alması gerekiyor.Bunun içinde iyilik kavramlı arzuladığımız dünyayı yaratmamızı engelleyen her şeyi temizlememiz gerekiyor.

Bu evrende tamamen aydınlanmış ruhi varlıklar olamasak da dünyada sadece spiritüel tekamül ile ilgili görevlerini icra etmek ve diğer ruhi varlıkların spiritüel tekamülüne yardımcı olmak için yaşayan aydınlanmış ruhi varlıkların  olduğunun bilincine varmalıyız.Onlar dünya insanının spiritüel manzaralarından nefret etmekteler ve şiddetle spiritüel tekamüle ihtiyacımız olduğunu belirtmekteler.

Çünkü spiritüel tekamül sayesinde bireyler kendilerinin, başkalarının ve dünyanın yararları için yeteneklerini kullanmaya başlayacaklardır.

Yaşadığımız evren işte biz insanlara bu yönde gönderilmiş mesajlarla doludur.Önemli olan  aklımızı ve zekamızı kullanarak,o mesajları okurken kelimelerin arkasındaki anlamı okumaya çalışmamız gerektiğidir.

Belirli bir frekansa geldiğimizde dünyaya daha faydalı olabileceğimiz için, bu okuma eylemi esnasında kalbimizin beynimize nüfuz etmesi gerekmektedir.

Bizim algılayabildiğimiz,içinde yer aldığımız boyut 3 cü boyuttur. Görsel zekamız ve beynimiz 3 boyuta göre şekillenmiştir.Bütün bunları 4 cü ve 5 ci  boyuta hazırlık olarak düşünün.

Çünkü sonu gelecek sandığınız dünyanın sadece 3 cü boyutu sona erecek.4 cü ve 5 ci boyuta titreşim ve frekanslarla ulaşmak dünyamızın altın çağa girdiği şu dönemlerde artık sizin elinizde.

Sevgiyle ve şefkatle kalın…

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini
Facebook'ta Paylaş

Paylaş

Her Bilgi Doğru Bilgi Değildir

Artık şunu biliyorum ki ; dünya denilen yerde doğru bilgilerin akıtıldığı insanlar var ki; onların çoğunluğu bir kaçı dışında gerçekten susuyor,cehalet bu yüzden konuşuyor.
İnsan denilen canlı gündelik yaşadığı yaşamında koca bir tiyatro izleyerek kötüler tarafından uyuşturulurken,bu insanlardan sadece şuurlarının üstüne geçebilenler,auraları geniş olanlar ve kötü enerjiden arınabilenler,temizlenebilenler bilgi akışının devamı için bilgi merkezince bilgilendirilmeye devam ediliyor.
Gündelik yaşam tiyatrosuyla kafası meşgul edilen insanların bu yüzden bildikleri kendilerine yetmiyor.Bildikleri kendilerine yetmiyor çünkü mutsuz, depresif, stresli ve gergin yaşamlara mahkum edilmiş haldeler.
Doğru bilgi,ancak kendisine uygun enerji ortamını hissettiği zaman doğru kişiyi yakalayabiliyor.
Bana göre her bilgi doğru bilgi de değildir aynı zamanda.
Ve ne kadar sorgularsan sorgula doğru bilgi negatif enerjinin yoğun olduğu gerilimli atmosferlerde aktif olmaz.Negatif enerji kötü enerjidir ve evrendeki bütün kötü ırklar bu enerjiden beslenerek yaşam alanlarını genişletirler.Negatif enerji aynı zamanda İnsan için radyasyon demektir ve radyasyon her canlının biyolojik olarak DNA sını nasıl bozuyorsa,sağlıklı bir bedeni 2.5 – 6 Gy ( 2 500 – 6000 mGy) dozu ile nasıl kısırlaştırıyorsa,sağlıklı zihinlere ulaşması gereken doğru bilgileri de bozar..
Ve insanlardaki gözlemlediğimiz düşüncede ki kısırlık ve kabızlık diye nitelendirdiğimiz durumların ana nedeni budur.Düşüncede kısırlık ve kabızlık yaşayan kişiler kötü enerjilerin etkisiyle hem doğru bilgiye ulaşamıyorlar hem de cehaletin çizgisinden kurtulamıyorlar.

Bazı kişilere şaka gibi gelse de ülkeler arası savaşlar, sokak isyanları, yaşanan depremler(tektonik enerji patlaması),biyolojik savaşlar sonucu çoğalan hastalıklar,diplomatik ve ekonomik krizler,mutsuz, depresif, stresli ve gergin yaşamlar ,maalesef kötü durumların yaşanmasına neden olan negatif enerjiyi daha üst boyutlara taşımış ateşlemiştir.
Bu durum DNA sı bozulmuş,düşünemeyen insan ile de körüklenmiş, toplum sağlığını ve hareketlerini etkisi altına almıştır..Sonuç olarak kendisini var edebilecek güçte olan insan,hem kendisini hem de yaşadığı gezegeni negatif enerji ile besleyerek yok edebilecek duruma gelmiştir.Çünkü kendisini negatif enerjiden korumasını bilmeyen bir canlı yaşadığı gezegeni asla koruyamaz.
Ey insan !!
Kendini ve yaşadığın gezegeni koruyabilmek için doğru bilgiye ihtiyacın var.Dünyaya üç yaşında bir çocuğun gözlerindeki ışıltı ile bakmadığın sürece bu konuda ki ihtiyacın olan doğru bilgiler asla sana gelmeyecek.
Ülkeni seviyorsan,bir ülkem olsun derdiyle çatışmalara giriyorsan, önce yaratıcının kudretine inan ve yaratıcının senin dışında yarattığı tüm yaratılmışlara pozitif enerji ile yaklaş.
İçinde öfke ve korku varken,dışından yapmacık bir gülümseme ve endişeli bir kabulleniş ile asla pozitif enerji üretemezsin.
Çoğunluğun güttüğü düşünce ve hareketler doğrudur diye bir kaide yok.Yaratıcının sana bahşettiği aklını araştırmaya ve okumaya kullan.

İnsan dünyayı yok etmeye programlanmış bir canlı bombadır aslında.. Dünyayı imha etmektense doğru bilgiye ulaşarak üzerindeki bombayı imha et.Çünkü bu senin sorumluluğun.
O zaman ülkende olur yaşamını sürdürebileceğin gezegeninde.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

Ey İNSAN !!

Ey İnsan;
Hizmet üretimi sırasında ortaya konan insan kaynağıymış EMEK…
Adem’in de en değer vermediğidir aynı zamanda…
Ve İnsanı yıldıran,bezdiren,şevkini kıran ve kolay kolay düzeltemeyeceğimiz sorunlardan biri de bu…

Sizler de yaşadığınız yaşamda emek verdiğiniz ve insanlık için ürettiğiniz elle tutulur, gözle görülür somut olsun,soyut olsun varsa emekleriniz mutlaka İnternet dünyasını tercih etmektesiniz.Bir çoğu sıradan kullanıcı iken,bir çoğunuz araştırıyor,bir çoğunuz elinizin,bileğinizin ve beyninizin gücüyle zor şartlarda üretmek için yine İnternet’i kullanıyorsunuz.Çünkü çağımız İnternet çağı ve insanlara ulaşma alanı yine İnternet.
İnternet’in kötü yanlarından çok, iyi yanlarını da düşünerek hareket ederseniz,yaşamak istemediğiniz bir şeyi karşınızdakilere de yaşatmazsanız karşılıklı üretimin hem verimini alırsınız,hem de emeklerinizin karşılığını.

Yaşamda emeklerinizin hak ettiği yeri bulmasını istiyorsanız,etrafınızda ki emek veren başka canlılara da dikkat edip destek olmalısınız..
Zincirleme bir yasadır bu..İyimser olursun,verici olursun,üretici olursun,destekçi olursun,döner dolaşır olduğun kadar sana destek olanları da,seni sevenleri de karşında bulursun.Bulamadığında yılma ve pes etme..Kötümser olma.Beklediğin kişilerden değil beklemediğin kişilerden bulacaksın..

Empati ile düşünün karşınıza çıkan hadiseleri ve kişileri.
Değer yargılarınızı empatiden sonra çalıştırın.
Kişi kendinden bilir her şeyi.
Şu dünyada kolay bir şey yoktur.Hele emeksiz hiçbir şey yoktur.
Aşk bile yoktur.
Bu yüzdendir hepimizin söylediği bir nakarat vardır ve bilirsiniz hepiniz.
“Emeğe saygı” dediğimiz sözün içeriği de bu anlattıklarımı barındırır..
Sağlıklı bir ruh haline sahip olan İNSAN vakıf olduğu bir şeyde emek olduğunu hissetmişse, beğense de beğenmese de bir bütün olarak emeğe saygı göstermelidir.

Bunu neden yazma gereği duydum bazıları için attığımız adımları,yazdığımız her satırın parantez açıklamasını da yapmamız gerekebilir,açıklayayım.
ATLAS UFO UZAY BİLİMLERİ VE DÜNYA DIŞI YAŞAMI ARAŞTIRMA MERKEZİ nin kurucusu arkadaşımız,insanlık için haddinden fazla emek vererek,aklınızın alamayacağı bilgileri canlı olarak İnternet aracılığıyla öyle kendi görüntüsüyle falan da değil,uzayın bilmediğimiz derin boşluklarından görüntüler alarak hiç bıkmadan,fotoğraflara ya da anlatımlara kimse inanmaz diyerek canlı olarak kendi sesiyle cihazlarıyla çekimler yaparak bizlere taşıdı aylarca.
Kötü enerjilere maruz kalsa da yılmadı.İşte bu emektir.

Halbuki bu yayınlar ciddiye alınırsa bir çok araştırmacı yazara da kaynaktır aynı zamanda.
Fakat sırf bu değindiğim konu yüzünden arkadaşımız çalışmalarını durdurdu.Ve bu araştırmaları destekleyen,bu araştırmalara katılan bizleri de maalesef bu durum oldukça üzdü..
İnsanlık için hiçbir ücret almadan bu şekilde emek harcayanlarınız var ise bunun ne demek olduğunu iyi bilirsiniz.

Ne kadarınız ciddiye alır bilmiyorum diyorum,diyorum çünkü bu durumdan bir tek o arkadaşımız değil bir çoğumuz muzdarip durumdayız.
İnsanı yıldıran,bezdiren,şevkini kıran ve kolay kolay düzeltemeyeceğimiz sorunları şu faydasını gördüğümüz İnternet denilen alanda yaşamamak ve birbirlerimize yaşatmamak dileğiyle diyorum..

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

 

Paylaş

Dört Milyon Yıl Önce Kimdiniz ?

“Tanrı,Allah,Yaratıcı güç”

İnsan evrenden alabileceği bilgiyi inanmadığı sürece hiçbir zaman alamaz. İnanmaya başladığı andan itibaren bilgi akışı başlar.

İnsanın yaratıcı güç hakkında alabileceği bilginin bile sadece belirli bir yüzdesi vardır.Bu sebeple “insan her şeyi biliyorum” dese de aslında her şeyi bilmediğinin farkında bile değildir.Ruhumuzun cinsiyeti yok.

Ve her birimiz yaratıcı gücün bir parçasıyız.Bu yüzden Ruh bilgiyi aktaran enerjinin ta kendisidir.Buna inanmaya başladığımız andan itibaren sezgilerimiz açılır.
Beynimizde sezgilerimize yardımcı olan ve bu görevi üstlenen minicik bir organımız vardır.
Epifiz bezi ya da diğer adıyla pineal bezi veyahutta üçüncü göz dediğimiz o küçücük organ hissettiklerimiz hakkında bizi araştırmaya zorlar.

Eğer ışık ve karanlığı iki uç düşünürsek,ışıktan karanlığa doğru oluşturulmuş sonsuz bir havuzdadır ulaşmaya çalıştığımız bilgi.
Bu bilginin belirli bir yüzdesine,yani izin verildiği kadarına erişmiş olanlar öncelikle Tanrı’ nın istediği gibi Tanrı ile bir olmayı,birlikte olmayı kabul etmişlerdir ve yüksek benliği kavramışlardır.
Ruhsal evrimlerini tamamladıktan sonra da ruhsal olgunluk aşamasına geçmişlerdir.
Yaratıcı gücün gezegenimizde ayakta tuttuğu muhteşem bir sistemi var.

Sistem “Sevgi” ile işliyor.Bu sistemin temel ilkesine aykırı olanlara ise perde hiçbir zaman açılamamaktadır.
Ruhlarımızda denge ve şefkat olmazsa yaratıcı güçten ruhumuza kim olduğumuza dair bilgi aktarımı ve kaynak maalesef gelmiyor.
Ruhumuzun cinsiyeti yok ise ve ruh bilgiyi bedenler arası aktaran enerjinin ta kendisi ise ve her birimiz yaratıcı gücün bir parçasıysak düşünsenize 4 milyon yıl önce kimdiniz ?
Sevgiyle düşünün…

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

Kedinin Ruhumla İlişkisi

gmölı

Kedi acıkınca miyavlıyor.Gidip kedinin önüne yemeğini koyuyorum.Kedi yemeğini yerken sevgiyle bakıyor gözlerime.Yemeğini bırakıp gelip avuçlarımın içine kafasını sürtüyor.Patilerini kaldırıp omzuma yerleştiriyor.Kafasını okşuyorum.Usulca gidip yemeğini yemeye devam ediyor.O yemeğini yerken eski kedim geliyor aklıma.

Kendi halinde sabahtan akşama kadar çalan radyoda bir şarkı başlıyor.
“Zalim kader yine ördün ağlarını,bitsin yeter ! Hak etmedim ayrılığı”
Boğazım düğümleniyor.Kedi hissetmesin diye bir köşeye geçip sessizce ağlıyorum.Şarkı bitiyor inadıma çalıyor sanki Sezen Aksu.
“Tut ki karnım acıktı anneme küstüm,tüm şehir bana küstü.Bir kedim bile yok anlıyor musun ? Hadi gülümse”
O gülümse dedikçe sesimi kısa kısa daha da çok ağlıyorum.

Eski kedim için mi ağlıyorum,yoksa bir kedi yüzünden kaybettiğim senin için mi…
Yoksa senin yüzünden ölen kedim için mi…
Şarkılar çaldıkça anlamsız bir durum kafesliyor ruhumu.

“Şu kedi kadar sevmedin beni” demelerin aklıma geliyor.
Bir kediyi kıskanarak öldürüşünü ve sonra çekip gidişini düşündükçe öfkeleniyorum.
Seni de bir kedi kadar sevmiştim oysa.
Ama sen bir kedinin önüne yemeğini koyar gibi tenimi önüne koymamı istedin hep.
Şimdi düşünüyorum da, şayet senden payıma düşen sevgi, önüne koyduğum yemek karşılığında düşecekse,bil ki kediler karnı açken de tokken de seviyordu beni.
Buna sevmek diyorsan gör ki tıpkı kedilerin beni sevişi gibi demek ki ben de çok sevmişim seni.
Fakat sen kedi gibi sevmiyordun beni.
“Düşün beni düşüneyim seni,sev beni seveyim seni” gibiydi senin sevgi anlayışın.
Bu arada hani sebebi olduğun,uzunca bir zaman beni terk etmeyen o gerilim baş ağrılarım vardı ya,senden sonra yok oldular.Üzülebilirsin.
Şimdi bak sessizce ağladığım için olsa gerek yada eski kedimi kıskançlığından zehirlemiş olduğunu hatırladığım için olsa gerek,yada anımsadığım sen olduğun için yine başım ağrımaya başladı.Sevinebilirsin.
Olduğum yere uzanmak zorunda kaldım,baş ağrım geçer umuduyla gözlerimi kapattım.
Şimdi yanımda olsaydın kesin şunu da derdin “şu nankör kedi için ağladığın kadar ben ölsem ağlamazsın”.
“Keşke kedinin yerine sen ölseydin” demek geliyor içimden.Sonra “Tövbe” diyorum .”Allah versin hakkını” diyorum.
Ben bunları düşünürken,karnını doyuran kedim yatağımın üstüne çıkıyor, bacaklarımın üstünden yürümeye başlıyor.
Sanki bilir gibi,ağrıyan başımın üstüne göğüs kafesinin tüm sıcaklığını vererek yatıyor.Birde nankör derdin kedilere.Kıskanıyorsun biliyorum.Kıskan.
Şu kedi kadar sevmedin beni diyordun ya,acaba şu kediler kadar beni anlamadığın için, ruhumu göremediğin için olabilir mi ?
Bunları benim düşündüğüm kadar düşünmeni isterdim.

Bil ki kedinin ruhumla ilişkisi senin tenimle olan ilişkini tek geçer.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

Fitnesi Pisliği Artan Dünya!

 arakanda-budizm-vahseti-devam-ediyor
Yüklediğim görsel de de görüldüğü gibi Budistlerin caniliği gözler önünde…
Budistlerin oldum olası ilginç kıyafetleri, kazıtılmış saçları, ibadet şekilleri, törenleri, yaşadıkları yerler, yoga ve meditasyon gibi garip uygulamalarına bugüne bugün ben kendi halinde hiçbir Müslümanın karıştığını görmedim daha.
Bugün Kuran okuyarak dünya birincisi seçilen bir çocuk, sırf Kuran okudu diye pabucumun Budistleri tarafından vahşice öldürülüyorsa
Anlarım ki, işgüzar Deccal’in İslamiyet ve Müslümanlıktan rahatsızlığı sonucu,dünyada ki her hesap,her oyun ve kurulan kumpaslar kainatta oluşturulmaya çalışılan bu nefret, İslam ülkeleri ve Müslümanlar içindir.
 
Halbuki Budist rahiplere öğretilen ahlaki ilkeler arasında en önde geleni öldürmeme ilkesidir.
Sri Lanka ve Birmanya ülkelerinde bu durum apaçık ortadadır.
İki ülkede de yaşanmış  bir İslami tehdit yoktur.
Ve Müslümanlar barışçıl tavırlarla  azınlıktadır.
 
Aslında insan zihni, şu sorunun peşine düşünce cevabı buluyor.
 
Neden Budist rahipler halkı Müslümanlara karşı kışkırtan konuşmalar yapıyor ve hatta onlarca kişinin öldürüldüğü olaylara şahsen katılıyor?
 
Bana göre cevabı ;Deccal’in dinsel kışkırtması…
 
 
Ama burada beni her daim titreten ve değişmeyen tek bir gerçek vardır ki ;
Doğu,Batı,Güney,Kuzey fark etmez bu dünyanın her tarafında çocuk,her daim çocuktur.

 

😒 Fitnesi,pisliği artan dünya, senin suçun olmasa da,
son denen yere dünyalıların büyük çabalarıyla yaklaşıyorsun galiba.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

O Güzel Gözlerin Var Ya Kainat Demek Aslında

gözler kainat2
Bazen sokağa çıktığımda gerçekten ruhsuz, sevimsiz ve korkunç bakışlı insanlarla karşılaşıyorum.Gözlerine bakınca içlerindeki o canavar karakteri algılayabiliyorum.
Bazıları bu anlattıklarımı önemser,bazıları önemsemez peyderpey yaşar gider.
“Acaba evlerinde eşlerine karşı,çocuklarına karşı nasıllardır ya da iş arkadaşlarına karşı nasıllardır ? Yoksa yaşamları çok mu ağır,mutsuzlar mı ?” diye sorgular geçer zihnimden. İstemsiz bir şekilde,bir tarayıcı gibi insanların gözlerini iki saniyede tarar gözlerim.
 
Hayır bunlar yaşamın ağırlığının mutsuz ettiği insanlar değillerdir.Yaşamın ağırlığı onlar için sadece sığınmak için bir nedendir.
İçten fesat,kinci ve şerli yanlarını etrafındakilere karşı çakma kibarlıkla saklamaya çalışsalar da,benim ruh perim nedense o simalardan hiç hoşlanmaz.
Çoğunlukta böyle durumlarda bir antipati,gerginlik oluşuyor, eminim bu bir çoğunuzda da oluyordur.
 
Etrafınıza bakın.nice ağır şartlarda çalışıp hayatında yolunda gitmeyen,onca işleri olan insanlar vardır ve buna rağmen gözlerinde pırıl pırıl bir ışıltı,sıcakkanlılık,samimiyet ve gerçek gülümseme vardır.
Şimdi “sana ne bundan,kendine bak” diyenler de olabilir.Kendime bakmadan hiçbir konuyu dile getirmem zaten ben.
Eğer ben yaşadığım toplumun bir bireyi isem ve bu beni etkiliyorsa ki etkiliyor,o yüzden bana ne diyemediğim konulardan biridir bu konu.
 
Şöyle düşünün ;
Deprem gibi mesela..İki tektonik levha birbirini itmeye başlarsa zamanla bir gerginlik oluşur ve bu gerginlik git gide artar. Levhaları meydana getiren kayaların bu gerginliğe dayanamayarak kırılmasıyla depremler meydana gelir.
İnsanlar arasında ki ruhsal iletişim de böyledir.
Suratında meymenet yok dediğiniz insanların ruhunuzda silinmeyecek izler bırakması ve kendinizi afet bölgesi gibi hissetmenize neden olması, ilk görüşte oluşan o iticilik kuvvetini ciddiye almayıp,sizin tedbirsiz davranmış olmanızdan kaynaklıdır..En iyi alınacak tedbir ne derseniz ; bana göre iki saniyeden fazla göz göze gelmemek,enerji kapsamlarına girmemektir.
 
Bana soruyorlar bazen;
“Sence güzellik nedir” diye.
Benim için insanda güzellik demek; dış görünüş,giyim kuşamdan ziyade tebessümün ne kadar yakıştığı ve gerçek olduğudur.
Gözlerinin içi gülen insanlar güzel insanlardır..Ruhları gözlerinin içinden gülümser onların…Çünkü yüz ve beden değil,ruhtur asıl güzel olan.
Mesela gülümsemesi ekşi ve kırık olandan,donuk ve asık suratlılardan korkarım ben,kanım kaynamaz, negatif enerjiler hücum eder ruhuma ve üzerimde yoğunlaşan gerginlikten dolayı asla konuşamam.
Başıma ağrılar girer.İşte bu; ruhsal iletişimde gerçekleşecek olan bir depremin sinyali demektir.
 
Bunların tam tersi nice yüzler de vardır ki gayet sempatik,sevimli ve alımlıdır.Güzel ve çekici görünürler insan gözüne.Aslında o derece devasa güzellikleri de yoktur simalarında.
Dedim ya ruhları gözlerinin içinden gülümser onların…Ve bize güzel görünürler.
“Ne hoş biri,ne kadar sempatik,ne kadar sıcakkanlı” deriz.
Harbiden de insan bu tür simaları görünce içi açılıyor.
 
Düşünsenize sabah kalktınız,güneşin ilk ışıklarıyla spor yapmak için dışarı çıktınız.Sporunuzun bitme saatine dek enerjiniz harika ve pozitifsiniz,adeta kendinizi kendi çabanızla yenilediniz.
Üstüne bu ruhsuz, sevimsiz ve korkunç bakışlı insanlarla günün başlangıcında karşılaştınız ve göz göze geldiniz.O nasıl bir ağırlıktır ki hiçbir işiniz rast gitmez.İsteğiniz kırılır,nedensiz bir halsizlik çöker.Hatta etrafınızdaki dostlarınız “havadandır havadan” der sallar geçer ve sizde buna inanırsınız.Hiç aklınıza gelmez o ruhsuz,sevimsiz ve korkunç bakışlı insanla sabah karşılaşmış ve uzun süre göz göze kalmış olduğunuz.
 
Şimdi düşünün hangisi olarak anılmayı tercih ederdiniz ?
Ruhsuz, sevimsiz ve korkunç bakışlı insan olarak anılmak mı ?
Yoksa ne hoş biri,ne kadar sempatik,ne kadar sıcakkanlı dedikleri biri olmak mı ?
O halde sokağa çıkarken,içinizdeki çocuğun ruhunu öldürerek suratınıza taktığınız o maskelere hiç gerek yok.Evinize gelirken ailenize karşı taktığınız maskelere de gerek yok.
 
Çünkü siz ne yaparsanız yapın,ruh gözlerden ben buyum diye fışkıracaktır zaten..
Bu yüzden ruhunuzun şelalesinde oynaşan çocuğu ele geçirecekler diye set örmeye çalışmayın…Aynı şekilde başkalarının ruhunda ki neşeli çocuğu da kıskanarak bencilce karanlıkta bırakmayın.Bu sizi ruhsuzlaştırır ve sevimsiz yapar.
 
Bırakın ruhunuz neşeli ve mutlu olsun,arınsın,gözlerinden etrafına ışık saçsın.Başka ruhlarda ışığınızdan etkilenip evreni aydınlatsın.Eğer kainatın güzelliği,ruhsuz ve sevimsiz insan sayısının azalmasına bağlıysa,bilin ki bunun sırrı sizin gözlerinizde saklıdır.
 
Kainatın güzelliği gözlerinizin içinden,yani bakışlarınızdan gelecektir.
Çünkü sahip olduğunuz o güzel gözleriniz ; aslında kainat demektir.
 
Gözlerinden ışık saçan o içinizdeki çocuğa sevgilerimle.
18767629_10213491918520557_4519821600454650642_n
 
Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

DERDİNİN GAMINI O’na BIRAK

bbdc8522a771bffa3478156808bf5fc0

Ey kendini ararken,fanilerin karanlık kuyusuna düşmüş,ışığını kaybetmiş insan…
Kendini boşuna arama…
Sen; aslında insanlığın derdini kendine dert eylediğin yerdesin…
Kendi derdinin gamıyla inlerken de vesvesenin kölesisin…
Kendi derdinin gamına çöreklendiğin vakit, insanlıktan kopup bittiğin yerdesin.
Nefsin sana mesaj verir der ki; sen ne zaman sefa süreceksin ?
Halbuki senin ışığın,senin sefan, sırlı perdenin ardındadır bilmezsin.Işığa erişenlerden duyar da kime inanacağını bilmez,işitmek istemezsin.
Bilir gibi olursun da içini kemiren vesveselerden ötürü bilmemezlikten gelirsin.
Hep verilmiş sıkıntıları görür de,suallerine yanıt bulamayınca isyan edersin.
Bil ki o sevgili sana sıkıntı veriyorsa; seni sevdiğindendir.Bilir ki sen acı çektikçe bütün fani dünyadan sıyrılıp ona sarılacaksın.
Ve o bilir ki ruhunla beraber her yerin karanlıktadır..O bilir ki karanlıkta sen o’nu arayacaksın.
Ve o bilir ki cennetinden kovulanlar da karanlığın içinden sana doğru gelmekte ve seni kazanmak için türlü illüzyonlarla seni ele geçirmek istemektedir…
Nefsine gelir yerleşir bir iblis ve başlar en çetin savaşın. İblisle girdiğin savaşı bir tek o görür ,bir tek o izler. Unutma, iblise galip gelmek istiyorsan senin bu savaşta tek yardımcın yine Allahtır.Eğer ki ilahi emirlere karşı gelmeye başlarsan iblis kazanır.
Sen de bil ki nefsin bir demirdir,ve demir tavında dövülmelidir. Fani hayat seni dövdükçe,o bilir ki nefsine yerleşen iblisi ezerek ona ulaşacaksın. Nasıl ki etrafından bir insana seslenmeden kendisinin dönüp sana cevap vermesini beklemek akla mantığa ters ise, Hak katında da değerin, Allah’a ne kadar seslendiğin ya da ne kadar içten seslendiğin ile doğru orantılıdır. O’na ulaşınca da o bilir ki karanlıkta kalan her yerin aydınlanacaktır.O yüzden iblisle olan savaşında hep senin kendisini çağırmanı bekler. Bu yüzden senin akli kemalinle kendisine doğru koştuğunu, kapısını çaldığını görmek ister..
Aslında hummalı bir aşktır Allah ile arandaki bağ..Bunu senin keşfetmeni ister..Bu yüzden her vefalı aşık gibi hummasına vefalı bir aşık ister..Unutma ki aşk, güçlü bir bağlılık hissi ve kişisel bağlanma duygusudur.Şeytanı şeytan yapan ise kibirdir.Yeter ki kibrini bırak ve Allah’ın aşkına nail olmasını bil.
Kendince sürekli “Benim içim temiz ve ben dürüstüm” diyorsun,buna rağmen bazı geceler,feryadını duyuramadığını mı düşünüyorsun ?Yoksa sen, her yarattığının çağrısına yetişenin,senin imdadına yetişmeyeceğini mi düşünüyorsun ? Belki de seni tam vefa ile tamamlanamadığın için gözlüyor ve o’na tamamlanarak ulaşmanı bekliyordur.. Şayet vefan da varsa bir kusur bunu sen tamamlayacaksın.
O’na ulaşamıyorsan,neden ulaşamadığının farkında ol.Nefsine ezilip,vesveselere yenilip,iblise eğilip önünü göremediğin için olabilir mi ?
Bu o’na ulaşmayı yeteri kadar isteyip de,sana gönderdiği meleklerine inanıp da isimleriyle çağırmadığın için olabilir mi ?
O’na aşk ile bağlanmaktan,onun aşkının peşinde sürüklenmekten korktuğun için olabilir mi ?
Belki de varlığını inkar edenleri dinleyerek,onlara kısmende olsa kulaklarınla katıldığın içindir.
Eğer nefsinin zevklerine kapılıp da kirlendiğini düşünüyorsan, seni bağışlamasının imkansız olduğunu düşünüyor da utancından tövbe etmeye yüzün varmıyorsa ,işte o vakit iblisin kötü ruhlu çocukları ruhunu ele geçirmek için harekete geçeceklerdir.
Unutma ki kibirli İblise,birinci sura kadar yaşayacağı için nesil verilmiştir. İblisin çocukları ise atalarının istediklerini ve verilen vazifeleri yapmakla görevlidirler.Bu nedenle İblisin çocukları beden ve ruhları ele geçirerek Ademoğullarını inançlarından uzaklaştırıyorlar.
Rablerinin onlara göndermiş olduğu kitapları sürekli çalıp,ele geçirdikleri, yönettikleri ruhlar aracılığı ile ayetleri çıkarlarına göre değiştirip, insanların akıllarını karıştırıyorlar.
Bağırıp çağırmak,tokat atmak gibi cahiliye şiddet adetlerini göze güzel kılıp,musibetleri arttırıyorlar.
Çünkü onlar fitneler çıkararak,İslamiyeti bitirmek ve Ademoğullarını kendi krallıklarına köle yapmak arzusundalar. Şu anda bile yeryüzünde ki en büyük emellerini İblisin hizmetine girmeyi kabul etmiş ruhlar sayesinde yavaş yavaş gerçekleştirmeye başlamış durumdalar.
Etrafına bak ne de çoğaldı ele geçirilmiş ruhlar değil mi ? Oysa uzun zamandır görüyoruz ki Allah’ın korudukları selâmetteler,korumadıkları ise sapıtmış durumdalar.
Şaşkınız yaşadığımız kainatta olup bitenlere.
Buna yaşadığımız dönemlerden örnek vermek gerekirse en basit örnek;akıl almayacak rakamlara ulaşan,ardı arkası kesilmeyen şiddet,taciz,tecavüzlü cinayetler üzerine gelen haberler ve ülkeler üzerinde ki bozguncuların kan döktüren etkilerini gösterebilirim.
Hemen yanı başımızda 38 günlük bir erkek bebeğe bile tecavüz edip ölümüne neden olabiliyorsa bir Ademoğlu ve bundan bir başka Ademoğlu utanç duyarak “Allah varsa ve bu olanlara,bu sapıklara neden izin veriyor?” diyerek haykırıyorsa şirk koşmadan,günaha girmeden döküp düşünmek gerekir.
Ve sen her sıkıştığında “Lanet olsun” diye böğürerek haykırdığın o kelimeye ve ettiğin beddualara dikkat et olur mu.Allah hiçbir zaman bu sapıklıklara izin vermez,insanlar ruhlarını cennetten kovulan iblise kaptırır ve Allah’ın izin vermediği ne varsa onları yapar.Lakin iblisin çocuklarının oyunlarına kapılmamak ve onlarında gazabından korunmak yine senin elinde.
Bu kötülüklere neden izin veriyor diye sorguladığın Allah sana kötülüklerden korunabilmen için kendisine ulaşabileceğin anahtarı vermiştir. Sen o’na ulaşan kapıyı açmak ve İblisin illüzyonlarına kapılmamak için işte tam da bu nedenle dilinden Esma-ül Hüsna’yı hiç düşürmemelisin.Esma-ül Hüsna senin bu hususta koruyucu kalkanındır.
İblisin oyunlarına büyülenerek kapılırsan fani dünyada iblisin gazabından,Gaipte de Allah’ın azabından korkmalısın.Fakat fani dünyada iblisin tuzaklı gazabından korunmak istiyorsan önce Allah’a sığınmalısın. Allah’ın karşısına çıkmaktan,her ne olursa olsun o’na aşk ile bağlanmaktan sakın korkma.Evet onun günahkar kullarına olan  azabından kork ama,o’na onun isimleriyle hitap ederek günahlarından tövbe etmek için  yardım istemekten,konuşarak huzuruna çıkmaktan korkma.Yardım istediğin gibi de hatalarından ve de yanlışlarından ötürü af dilemekten,tövbe etmekten sakın sakın korkma.
Olur ki; Allah’a olan aşkından ötürü seni hakir görenler de olacaktır. Seninle kim dalga geçerse geçsin,kim hakir görürse görsün,tövbe ederken duyduğun seslere sakın kulak asıp aldanma.O sesler ki cennetten kovulanların ele geçirmeye çalıştığı,bir kısım fasık Adem oğullarının ele geçirilmiş bedenlerinin sesleridir,işte onlara sakın inanma..
Onlar da ruhları ve bedenleri ele geçirilmeden önce zaman zaman Allah’ın birliğine,meleklerine,peygamberlerine inandıklarını dilleriyle tasdik etmişlerdir, fakat ne hikmetse kötülük yapmaktan ve günah işlemekten asla vazgeçememişlerdir.
Yeryüzünde iyilik ve kötülük savaşırken,işte onlar Evveli’ni çalmaya gelirler senden, Âhiri’ni görememen için de konuştuklarıyla zihnine perde çekerler, Zâhiri‘ne ulaşamayasın diye de fitnelerle seni yolundan çevirip kendilerine çekmek isterler.Münafık insanlardan oluşan o kötülük ordusu,içindeki o bilinmez,görünmez boşluğu kaplamak için Bâtın’a yani içindeki o boşluğa düşünceleriyle,yarattıkları vesveselerle yerleşmeye çalışırlar.Sen iyilik ordusundan ayrılır da,fasık bir toplum olan kötülük ordusuna katılırsan Allah seni doğru yola erdirmez. Işığından mahrum kalır,kendini karanlık kuyularda arar arar durursun.
İşte Evvelini,Âhiri’ni,Zâhirini,ve Bâtın’ını kaybetmek istemiyorsan, seni yaratanla her gece hangi dilde konuşabiliyorsan konuş,fakat Ademoğluna secde etmeyen iblisin kibirli çocuklarının,sana unutturmaya çalıştığı Allah’ın 99 ismini sakın sakın unutma.O 99 isim ki senin kalp gözünün açılışını sağlayan anahtardır.Kalp gözün açıldıktan sonra hiçbir rehbere zaten ihtiyacın kalmayacaktır..Senin yaratana olan aşkından rahatsız olanların hepsi,Esma-ül Hüsna’nın faziletlerine gelince,gözünün önünden anlamsızca gülerek geçerler.Çünkü onlar fanilerin karanlık kuyusuna senden önce düşmüşlerdir ve Esma-ül Hüsna’dan bihaberlerdir..
Şöyle baktığın zaman onlar Allah’ın yaratmış olduğu insan dışı varlıklara,paranormal hadiselere,Meta Fiziğe de inanırlar da büyülere bile kaptırıverirler kendilerini.İşte sen Allah’ın cennetine nail olmak istiyorsan büyülerden uzak dur,yapandan da yaptırandan da sakın kendini.
Tövbe ederken sana gülenlerin kahkahalarını ise; duyma,kapılma,yanılıp şaşma.Hatta seni yaratanla arandaki bağın arasına hiçbir iblisin illüzyonu etki edip o bağı koparmasın diye de arandaki bağa her gün dualarla kör bir düğüm at ve o düğüm Allah ile aranda daha güçlü bir bağ oluştursun.Ve iste ki kalp gözün açılınca o düğüm hiç çözülmesin,her o’na ulaşmaya çalıştığında,bir dua ile bir düğüm daha at.Bir dua,bir düğüm derken göreceksin,hem ışığa yaklaşacaksın hem de kendini ararken düştüğün fanilerin karanlık kuyusundan kurtulup Aşk ile aradığın kendine ulaşacaksın.
İnsanlar birbirleriyle doğru şekilde evrensel gücün istediği gibi birlik olduğu zaman, kendi çevreleri içerisinde birliğin ek bir gücünü keşfedecekler.Bu güç şuurlarımızın ötesine geçtiğimizde,bizlere tıpkı iblisin yolunda birlik olup ilerleyenlerin,kötülüğün etkisinden topluca kurtulamadıklarını gösterdiği gibi..Allah’ın yolundan gidenlerin de iyiliğin etkisi altında korunduklarını gösterecektir.Ve insanlar görecekler ki;bu güç doğanın kendisi içerisinde kök salmıştır ve herkesi etkiliyordur.Eğer iyiliğin etkisi altında korunmak istiyorsan, Hak bilinciyle kalbini Hakka tam anlamıyla teslim etmek zorundasın.Gaipten önce fani dünyada ki sınavlarında senden beklenen işte budur.
Ve lütfen fani dünya içinde yüreğini saran hüzünler,sadece aciz Ademoğullarının derdi için olsun. Dilinden zikrettiğin dualar ise insanlık için bulduğun çözüm olsun.Bulduğun çözüm ise insanlığın kanayan yaralarına şifa olsun.. İnsanlığın derdini kendi derdin bil ve Allah’a ulaşmak için ne gerekiyorsa yap…Çünkü Aşk,İlahi Kutsal Frekans birlikteliğidir.
Yaşadığımız evrendeki değişimler,insanlardaki değişimler,gün gün seni rahatsız etmekte ve korkutmakta.Güncel yaşantında insanlarla diyalog halinde iken, farkına vardıkların seni endişelendirmekte.Fani dünyada din,dil,ırk,mezhep farkındalıklarını mesele halinde görmekten lütfen artık vazgeç. Sen aciz bir kuldan başka bir varlık değilsin.Allah evrensel bir güçtür ve bu yüzden gizlidir.Seninle beraber tüm canlıları yaratmıştır.Nefsinden ötürü,İblisle beraber lanetlenmek istemiyorsan Allah’ın Sev dediklerini sevecek,uzak dur dediklerinden uzak duracaksın.
Der ki ;Araf Suresi 180 ayetinde “İSİMLERİN EN GÜZELİ ALLAH’INDIR.O HALDE O’NA O GÜZEL İSİMLERLE DUA EDİN”.(Araf Suresi 180)
Kendi derdinin gamına ise,oturup sakın kuruntu ile vesvese yaparak ağlama.Seni ağlatacak kadar derin ise gamın,kederin Esma-ül Hüsna zikri ile Allah’a bırak… Çünkü Esma-ül Hüsna ile o’na ulaşacak,ulaştığın zaman ise arınacak, hayat bulacaksın….Ve emin ol, o’na ulaştıkça da ışıl ışıl parlayacaktır yüzün ve gözün…Yeter ki Allah aşkıyla dolsun özün.

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

ADAMIN DİBİ MÜJDAT GEZEN

Adamcağıza vaktiyle etmediklerini bırakmadılar.Levent Kırca ile beraber yol arkadaşlığı yapan Müjdat Gezen’e vatan haini bile dediler.Sırf  memleket aşkıyla,kendi vatanlarında halkın büyük bir çoğunluğunun sempati duyduğu bu adamların Atatürk sevdalısı oldukları için,başları belaya girsin istediler.
Onların adına sosyal medyalarda hükümeti karalayan çakma hesaplar açıldı,sanki onların ağzından çıkmışcasına halkı örgütlemeye çalışan tehlikeli söylemlerle fotoğrafları yazılarla donatıldı,ve akıllıyım diye geçinen,bildiği kendine yetmeyen,her gördüğüne atlayan o çok sanat sever halk bu iki adamı   tabiri caizse itin götüne soktu.
Şimdi kahraman polis şehidimiz Fethi Sekin’in çocuklarının eğitim masraflarını üstlenince de;
“Oww adamın dibisin,adamsın işte.Helal olsun sana Müjdat Gezen”.

Bu davranışı Levent Kırca’da yapardı kesinlikle.O vakit yerin dibine geçirdiğiniz Levent Kırca’da adamın dibi olur muydu ?

Nasıl inciniverdim olduğum yerde.Her şeyden önce topluma ışık tutmaya çalışmış,her şeye rağmen bir özür hak eden,sanat adamlarına karşı bu nasıl bir pişkinlikti,yalakalıktı.
mujdat-gezen-den-levent-kirca-borcu-icin-aciklama-borcu-olsa-ben-oderdim--6819965

“Keşke Levent Kırca’da sağ olsaydı da görseydi yol arkadaşına söylenenleri” dedim içimden.”Ruhu hortlayıp da gelse ne isabet olur” dedim kendi kendime.Ya da oradan bakıyordur şimdi günahına girenlere.

Vatandaşların,şehit polisimiz Fethi Sekin’in çocuklarının eğitimini üstlenmesiyle,o davranışından ötürü  Müjdat Gezen için “Adamın dibisin işte adam bu” sözlerini okuduğumda  sanki Levent Kırca’nın pos bıyığından gülerek Müjdat Gezen’i dürtmeye geldiğini hissettim.

O iki yüzlü çubuk oturduğum yerde beni de dürtmüştü.Bir ucu kırgınlık, diğer  ucu hüzünle karışık huzurdu çubuğun.
Ruhu şad olsun,şimdi yaşıyor olsaydı gülüverirdi  yine o pos bıyığıyla…
Kesinlikle gülerken de şunu derdi ;
“Bunca yıl kalbimizdeki vatan sevgisini göremeyenlerin karşısında ne çabuk adam olduk Müjdat ?”
“Hani haindik ya biz ?”
Adamın dibi Müjdat cevaplardı.
-“Biz zaten adamdık Levent ,memleket hali kardeşim.Benim yaptıklarım her insanın yapması gerekendi,sen de yapardın adamım.”
Levent Kırca “Sor bakalım onlara” derdi adamın dibi Müjdat’a.
“Atatürk ilkelerinden vazgeçmemiş,vatan üzerindeki kirli oyunları fark etmiş,şuuru açık,algılara düşmemiş,kendini halkını aydınlatmaya adamış, o güzel güzel sanat adamlarını cemaat algılarına,düzeneklerine kurban ettiler ya ,o adamların kalbini hain damgasıyla topraklara verdikten sonra vicdanları rahat mıymış ?”
“Sor sen kardeş sor ” derdi.
Sonra komik bir yüz ifadesiyle;
Yol arkadaşı Müjdat Gezen’e bakarak kırpıştırırdı göz kapaklarını,
Omuzunu silkelerdi küçük çocuk gibi “Olsun” derdi.
“Benim bu kalbime vatan haini deseler de,sen biliyorsun Müjdat.Allah da şahit ki benim bu memleket sevdamdan,memleketimin insanından yemediğim küfür,şahsıma edilmedik hakaret kalmadı.Benim bu kalbim memleket aşkıyla atarken durdu,biz Atatürk çocuğuyuz adamım,bizim adamlığımız Atatürk’ün adamlığından ötürüdür Müjdat.Olacak o kadar söyle bunu onlara ” derdi.

Ve yine gülerdi pos bıyığıyla…
Ama o derin gözlerinden de yaş gelirdi.

12112124_10153312499253737_2418803658790083403_n

Buradan çocukluğumdan bu yana derin sevgi ve saygı duyduğum Levent Kırca’nın ruhunu anarak,davranışlarıyla bugün değil her zaman adamın dibi olan yol arkadaşı Müjdat Gezen hocamıza saygılarımla diyor,siyonizmin algı operasyonlarına yenik düşerek kıymetinizi bilmeyen,cehaletiyle sizi inciten, üzen cehalet adına özür diliyorum.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

#GeçmişOlsunTürkiye #GözünüAçdaGeçirmesinlerArtıkTürkiye

maxresdefault

Geçmiş olsun dedikçe gelip geçenden ziyade,köküne kadar geçirilen ülke oldu Türkiye…
Şimdi #GeçmişOlsunAntep diyeceğim ve Antep bunu acısından,öfkesinden hissetmeyecek .
Lakin hainler bu halkı ayaklandırıp,devlete karşı şemkirtene kadar ülkenin her şehrinde bu bombaları patlatacaklar.Her türlü eylemle karşı karşıyasınız..Ne zaman bitecek diye sormayınız.Biz bitene kadar devam edecek.
Çünkü bilindiği üzere Hibrit savaşlarına maruz kalmış durumdayız.
HİBRİT SAVAŞLARI terimini yeni duyanlar için kaynak bilgiyi burada belirtelim.
‘Hibrit savaşlarında öncelikle şunlar yapılır:

**Öncelikle hedef ülkede yaşayan ve müzahir olduğu değerlendirilen bir kısım halkın önceden örgütlenmesi ve eğitilmesi gerekir. Bunu sağlamak için hedef ülkeye istihbarat elemanları ve gayri nizami harp unsurları sızdırılır.

**Halkın örgütlenmesini teşvik etmek için hedef hükümetle ilgili karalama kampanyaları başlatılır.

**Enformasyon ya da bilgi harbi elemanlarınca hangi kaynaktan alındığı bilinmeyen gerçeğe aykırı haberlerle, hedef ülkede yaşayan bir kısım halk kışkırtılır. (BURAYA DİKKAT)

**Siber savaş unsurlarınca hedef ülke bilişim sistemlerine saldırılar düzenlenir.
**Varsa hedef hükümetin gizli faaliyetleri deşifre edilir.

Velhasıl bu bombalar,bu ölümler artık devlete karşı gelip ayaklanmanız için yapılmakta.
Ne yapıyoruz ? Devlete ana avrat saydıranların arkasına düşmüyor,onların yorumlarına bile karşılık vermiyoruz.Tanımadığımız insanlarla yazılı klavye savaşları yapmıyoruz.
Elimize,dilimize fren balata koyuyoruz.
Bu korkaklık değildir.Bu gerçekleri bilmek kadar kendini bilmektir.
Elimize,dilimize fren,balata koymadığımızda olacakları görebilmektir.
Yılların devrimcileri bile çekilmiş bir kenarda sistemin kan kaybederek kendini temizlemesini,yenilenmesini ve savaşmasını izliyorsa düşünmek gerekir.
Birde değişmeyen acı bir gerçek vardır ki ; Bugünlerden 20 yıl önceki iktidar ve muhalefet sorumludur.Artık bu ülkenin davası iktidar ve muhalefet davası değildir.Söylenecek her söz bugüne dek söylenmiştir..Boş boş konuşmak olur bu vakitten sonrası..Karalama kampanyalarına katılmak artık yersizdir.

Bu ülkenin bugün Cumhurbaşkanının kim olduğu ise şu aşamada önemli değildir.
Önemli olanın Türkiye’nin Cumhurbaşkanını planlanmış bir suikast bekliyor olmasıdır..Başarırlarsa tıpkı 13 yıldır karabasan gibi üzerine çöküp istedikleri yönde,ajanlarla kendi hesaplarına göre kullanıp, adım adım ilerlemelerini sağlayacak başka birini getirecekler.
Yani işin aslı şu ; onların dertleri tam yetki isteyen Tayyip Erdoğan’dan çok senin ÜLKEN…
Ülkemizin Fethullah gerçeğinden sonra yaşadığı son durumlara bakılırsa tabi ki tam yetki isteyecek,çünkü sağımız hain solumuz hain dolu.Gördük önce yetki alanları..Küreselcilere ve siyonizme çabuk domaldılar.
Şu bilince varmak gerekir.
………….Başkanlık mevzularının arifesinde başlasın diye çırpındıkları devlete karşı olası ayaklanmalar bumerang gibi ülkemize dönecektir…..
Bunu İnternet’te kontrol altında tutun…Fişeklemelere kapılıp kimseleri fişeklemeyin…..
Bir kıvılcım bekliyorlar..İnternet’ten insanları sokağa dökecekler.

Bu ülkenin Cumhurbaşkanını devirirlerse eğer ;
bayrağımız yere iner,direği de milletçe kıçımıza girer.
Bu yüzden düşünce özgürlüğü altında devlete ana avrat saydıran köşe yazarlarının arkasına düşmüyor,onların arkasına kapılıp düşenlerin sosyal medyadaki yorumlarına bile karşılık vermiyoruz.
Bizlere düşen Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşı olarak hainlerin ekran fotosunu çekip gerekli yerlere bildirmektir.

#GeçmişOlsunTürkiye #GözünüAçdaGeçirmesinlerArtıkTürkiye

Cansel Işık

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

Dersimiz:Oyun Teorisi Ve Stratejik Karşılıklı Etkileşimler

slide_3x
Dersimiz:Oyun teorisi ve stratejik karşılıklı etkileşimler
Evet ülkece uzun süredir kanlı,canlı bir oyunun içinde sürükleniyoruz.
Ve sizler her şeyi ihaleler krallığına çalışan,particilik tiyatrosunda hainlerin akınına uğramış devletinizden bekleyemezsiniz…Atatürk gibi düşünmek zorundasınız.İnancınızı yüksek tutmak zorundasınız.Mademki bu oyunun içine çekildik,ve sizler her kaybettiğiniz oyunun bir sonraki hamlesinde başarılı olmak istiyorsanız o oyunu analiz etmek zorundasınız.
Bir oyunu analiz etmek için ise;
• Oyuncuların kimler olduğunu,
• Oyuncular için hangi eylemlerin mevcut olduğunu,
• Her oyuncunun her bir sonuca ne kadar değer biçtiğini,
• Her bir oyuncunun ne bildiğini iyi bilmeniz gerekir.
Bir oyuncunun edineceği fayda ise sadece kendi stratejisine değil, aynı zamanda diğer oyuncuların oynadıkları stratejilere de bağlıdır.Bunu unutmamanız gerekir.
Karşınızdaki paralel yapının kertenkeleleri bu konuda gayet eğitimliler ve bu yolu izleyerek sizi hedefleri doğrultusunda emperyalist devletlerin destekleriyle etkileyerek alt etmeye çalışmaktalar.Çünkü etkileyen devlet, etkilenen devletin kaynaklarından “yararlanma” hakkına sahiptir.Bunu da aklınızdan çıkartmayın.
Devletin başındakinin kim olduğu onlar için önemli değil.Ahmet Mehmet yada Erdoğan..Fark etmez.İktidara geçen her zaman alt devletin veziridir.Vezir bile bilmez vezirliğini.Ne zaman ki tek başına padişah olmayı ister alt devlettekiler buna izin vermez.Çünkü alt devlet ezeli oyundaki hilelerle çoktan emperyalist dış devletin tasması altına girmiştir..Üst devlette alt devletin tasması altındadır.Paralel yapı demekle kastettiğimiz kişiler ise; devletin alt yapısını çok çok evvel zaman içinde,40 yıllık bir süreç gibi zamanda usta oyunculuk sanatıyla ele geçirmiş,ülkemizi emperyalist güçlerin kucağına oturtmuş bizlerin her gün medyada gördüğümüz,masum sandığımız o özel seçilmiş devlet adamlarıdır.Ve zamanla kendilerini kamufle ederek yerlerine görünmeyen veliahtlarını yerleştirmişlerdir.Görünmeyen alt devlette her etnik kökenin bir lideri vardır.Ve her biri emperyalist devletlerce vaatler ve aktiviteler ile tasmalanmışlardır.
Şimdi üst devlet olarak koltuklarda oturanlar ise onların kucağından kalkmak için tasmayı kırdılar ve bu oyunda savaş veriyorlar.Ne demiştik ?
İktidara geçen her zaman alt devletin veziridir.Ne zaman ki tek başına padişah olmayı ister alt devlettekiler buna izin vermez.
Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim.
“Alt devlet Türkiye Cumhuriyetinde yaşayanları yani sizleri tek tek ayırarak düşünüp hizmet etmez.Sadece halkın iradesiyle gelmiş gibi gösterilen kişileri dış devletlerin projeleri doğrultusunda besler,destekler ve sonra istenilenler yapılmazsa verdiklerini geri ister.İstediği verilmez ise de kendi stratejik oyunlarıyla sistemini uygulayarak alır.
Ve bu oyunlar her zaman halkın üstünde oynanır.
Özellikle bastırılmış,itilmiş dışlanmış kitleler,birbirini sevmeyen istemeyen etnik kökenler bu oyunda hedef alınır.O bölgede bölgesel olarak kan döktürülür,huzursuzluk çıkartılır.Herkesin rolü önceden yazılır.” demiştim.
İşte paralel yapının sivil kertenkeleleri,bilişim ağında yani İnternet üzerinde rollerini alarak sizlerin düşüncelerinizi gözlemleyerek kamu psikolojisi üzerinde strateji geliştirmekteler.
Bu yüzden bu oyunda hamleleriyle vatandaş olarak sizlerin korkmanızı,sinmenizi istiyorlar,vaktiyle hainler tarafından zayıflatılmış bir devlet yapısı imajı veriyorlar ve korkuyla zihinlerinizi uyuşturup sizleri öfke ile şahlandırıp,devletinize karşı ayaklanmanızı sağlamaya çalışıyorlar.
Aynı zamanda etnik köken ve farklı inançlara sahip insanlarla sosyal medyalardan tahriklenip örgütlenip sokaklarda, mekanlarda birebir çatışmanızı istiyorlar.
Çünkü başaramadıkları son hamlelerini yine kıramadıkları halkın zinciri üstünde kullanmaya çalışıyorlar ve çalışacaklar.O kadar ki Sivil Toplum Kuruluşlarının bile içine sızmış durumdalar.
Öte yandan Ak trol diye piyasaya hortlayan grubun ise % 90 ı fetö nün bilişimden sorumlu imam ordusuna ait kertenkeleler.Devletin yönetimindeki kişilere öfkelenerek baş kaldırmanız için saptırıcı asılsız görseller,yorumlar ve yazılar ile sizlerin zihinleri üzerinde çalışıyorlar.
Onların partilerle hiçbir alakası ilgisi yoktur.Sadece misyonları uğruna o vizyonu kullanıyorlar.Bunun bilincinde olmak ve ülkeniz için bu hususta polemiklerden uzak durmak zorundasınız.
Bundan sonra toplumun korkmasına,sinmesine buna tezat olarak da bilinçsizce iç savaşa sürükleyecek tarzda kışkırtıcı yorumlar ve paylaşımlardan kendinizi sakının.Zihninizi açık tutun,güçlü olun,halkımıza zayıflık mesajı verecek düşüncelerinizden arının.Yukarıda yazdığım oyunun analizini yaparak kazanmak istiyorsanız oyunu kuralına göre oynayın.Karşı tarafın fikirsel,düşünsel tuzaklarına düşüp sosyal medyalar aracılığı ile gafil avlanmayın.
Kendi içimizde oluşturulan karanlıkları aydınlığa çevirmek yine bizlerin elinde..Ve bunlar ülkesini vatanını seven vatandaşlar olarak bizlerin sorumluluğu.
Şunun farkına varın..Ülke olarak ve vatandaş olarak bu oyunda bize tasma takanların elinden kendi gücümüzü elimize alıyoruz.Ve güç bizde.Güçlüyüz biz.Onların göstermeye çalıştığı gibi zayıf ve korkak değiliz biz.Emperyalist ülkelere batıyoruz biz.
EVET GÜÇ BİZDE VE BU OYUNU BİZ KAZANACAĞIZ.
Onlar korkularından ne yapacaklarını şaşırıp,kudurdukça kan döküp içmekteler..
Bizleri siyahlara,matemlere ve karanlığa gömmeye çalışıyorlar.Bu yaptıkları hamleler bizleri korkutmamalı..Korku dikkati dağıtır ve hedefi saptırır.Teslim olmayın..
Biz zihinlerimizin kontrolünü onlara vermiyoruz ve karanlığa doğru değil ışığa doğru yöneliyoruz.Işığı takip edin karanlığı değil..
Sosyal medyalarda kafanızın karışması için görsel medyalar üzerinden çalışan sivil kertenkeleler şu anda da görev başında hummalı biçimde bu karanlık için çalışıyorlar..Sizde ışık için çalışmalı ve sindirilmeye çalışılan toplumu ışığa doğru çekmelisiniz.
Atatürk gibi düşünün…
Bu ülkesini ve vatanını seven sizlerin vatandaş olarak en kutsal görevidir.
ozgurluk
ONLARA ARTIK HAYATIN HİÇBİR ALANINDA İSTEDİKLERİNİ VERMEYELİM..
Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

MUTLU ÖLMEK LAZIM AZİZİM

 

note paper on cork board

Geceleri açan bir çiçek gibiyim aslında ben..Tıpkı Kardelen çiçeğinin,üstünü örten o buz gibi karları delip de açtığı gibi.Ben de katran karası gecelerin sessizliğini delerek açıyorum ruhumun taç yapraklarını.Adımı “Gece gelen” koymuştu vaktiyle biri.”Sen hep geceleri çıkıyorsun ortaya,gündüzleri hiç yoksun” diye söylenirdi sürekli.Sonra,sonra okudukça yazdıklarımı,bana “Gece Delen” demeye başlamıştı.Çünkü geceleri çok az kişiler görürdü beni.

Sıcak ve şefkatli elleriyle tüm kök hücrelerimi okşasın diye, kokuşmuş yalnızlıklara inat,gündüzleri sadece güneşe karşı verirdim bedenimi.
Bugünlerde ise geceyi bu kadar severken,sevmediğim tüm ayazlar geceme yapışır oldu.Geceler daha bir soğuk artık.
Sanki “yeter artık açma şu yapraklarını” dercesine yerime çakıyor beni..Soğukları ise hiç sevmez benim bu bünyem.Soğuk ve Gece.Ürkütüyor beni,sevdiğim ve sevmediğim ikisi bir araya gelince..
Soğuktan ve yalnızlıktan olsa gerek,çok da uyuyasım geliyor bu aralar.Bir soğuk bile yetebiliyor beni mutsuz etmeye.Ve korkuyorum uyurken,ya soğuktan mutsuz ölürsem diye.

Kendime kahve yaptım şimdi.Gece mavisi bir kupam var elimde,üzerinde beyaz ışıldayan yıldızlar.Sanki kupa değilde gök kubbe.
Bir kaşık gece,bir kaşık aşk ve alabildiğine hece..

Kahvemi yudumlarken şu an seni duyuyorum mesela “aaa o ne biçim laf ağzından yel alsın,yakışıyor mu hiç ölüm kelimesi sana ” diyorsun.
Bunları demeyi lütfen bir kenara bırak artık.Dünyaya direk mi kalacağız ki ?Bari iki dakika realist ol..Üstelik aklıma gelmişken; hani bu ölenlere hep bir ağızdan “ölüm sana hiç yakışmadı” diyorsunuz ya,bu ölümün yakışanı da ne demek yahu?
Çok saçma değil mi ? Gıcık kapıyorum bu hareketlerinizden.

Bak şu insanlara açlık yakışıyor, mutsuzluk yakışıyor,acı yakışıyor,hüzün yakışıyor,kaygı yakışıyor,yalnızlık yakışıyor,hastalık yakışıyor da bir ölüm mü yakışmıyor ?
Hem bırak Allah aşkına, bu dünyada ölüm çocuklara yakışıyor da bana mı yakışmayacak ?
Üstelik çocuklar ölünce hiç olmazsa  melek oluyorlar.Ben ise tam uyku haline girmiş,vakti geldiğinde dirilmeyi umut eden,belki de bir hastane de,bilime katkı da bulunmak adına seçilmiş mezarsız bir kadavra olacağım.
Belli mi olur bir patlama anında kimliksiz de,kimsesiz de ölebilirim.Yada bir kadına şiddet davasında..Yada bir trafik canavarının kollarında.

Tabi ya uykum da bile,bir anda epilepsi krallığının prensine yenik düşüp ölebilirim mesela.
Hadi seçip beğenelim mi en yakışanından ?
Dünyanın türlü halleri var,her şekilde ölebileceğin gibi,uykunda da ölebilirsin.Uyku zaten yarı ölüm hali demek değil midir ?
Hayır düşündüğün gibi ben aslında ölmekten korkmuyorum da…
Ben uyurken ya İlhamettin gelir de “bak şerefsize uyumuş” diyerek ilhamlarımı alıp başkasına verirse.   İlhamettin’in hemen ardından ya Azrail gelir de beni uykumda kendine aşık edip götürürse… Tabi sen düşünme benim gelecek İlhamettin’i mi,Azrail’i mi ..Onlar benim kelebek kanatlı düşüncelerim.

Şaka bir yana da evet ben bu gece de uyumayacağım…Çünkü biliyorum ki güzel ve naif yaralı yürekler,gecenin karanlığına gizlenirler.Belki yine naif bir yüreğin çığlığı ulaşacak kulaklarıma…Hem uyursam duyamayabilirim.
Yazık değil mi beni o naif yüreğin çığlıklarıyla buluşturan gecelere..Araya gidecek bu güzelim sessiz geceler,kevgirden süzülen heceler..
Hem uyursam,bir daha yaşayamayabilirim gecenin sessizliğini,güzelliğini…Bunlardan mahrum kalabilirim.
Mesela gece uykumda ölürsem;etrafımı yanıltıcı ve gerçek dışı sahte sesler kaplayacak.
Canımın acısından uyuyamadığım günler de,ne iç sesini,ne de dış sesini duyamadıklarımın sahte sesleri o sesler.
Çok gürültülüler.Duymak istemiyorum.Anlaşılacak ve çekilecek gibi değiller zaten.Aynı gündüz gibiler..Ben ki gürültüyü hiç sevmem..
Bana yaşadığımı anlamam için, incitilmiş yüreklerin,dışarıya duyuramadıkları güzellik dolu iç sesleri lazım azizim…Kulağını verirsen dilden dökülenlere acının dibine gidersin. Kulağını verirsen kalplere, o vakit güzelliklere gidersin.
Kulak vermek lazım kalplere.Gündüzleri bütün kalpler gürültünün içinde hoyrat,asabi,çılgın,bezgin ve savaşçı.O beni güzelliklere götüren sesler ise hep gecenin içindeler.
Gel de bu dibine kadar naif yürekleri saklayan sessiz ve karanlık geceleri sevme..

Bu arada uyumuyorum diye,kendimi teselli ettiğimi,ölümü teğet geçtiğimi,Azrail’i sevmediğimi de düşünme sakın.
Belki uykusuzluktan ölmeyebilirim ama,elimde sayısını hatırlamadığım kahve kupasını tutarken,uykularımın ölümünü izlerken,tuhaf gelebilir fakat bütün bunlar olurken,mutlu ölmek adına büyük bir hazzın eşiğindeyim ben.
Biliyorum ölüm bir gün sizin deyiminizle bana da yakışacak,bu sebepten ölümden yana hiç tasalanmıyorum…Sende ölecek miyim diye tasalanma.
Mesela işte tam da Balzac gibi kahve içerken,en yakışanından yazı yazdığım şu masa da da ölebilirim değil mi ama ?
Zaten benim isteğimle olacak olsaydı Tanrı beni şu an çoktan almış olurdu.

Düşündüm de “Her Ölüm Erken Ölümdür” diyen Cemal Süreya’ da gitti.
“Oysa herkes öldürür sevdiğini” diyen Ramiz Dayı da gitti.
“Zaman en değerli hazineniz.Sevdiklerinizle bir aradayken sevginin, o anın mutluluğunu yaşayın.” diyen Beki İkala da gitti.Ne taş gibi babayiğit adamlar gitti..Ne kanatsız melekler gitti..Bende dünyaya direk kalmayacağım illaki.
Diyorum ki; Sende anlayıver artık,olumsuzluklara kendini kaptırıp “yeter artık dayanamıyorum,ölmek istiyorum” diye naralar atmaktan vazgeç..
Sen ölümden korkan ey korkak!! Öleceğim diye hayatı kendine de,etrafına da zehir etmekten diyorum vazgeç artık…

Zaten az bir zamanımız var.Türk filmlerinden etkilenmiş zavallı bir seyirci gibi,hasta olduğunu öğrendin diye vaktini ona buna söverek,kendini içkiye,uyuşturucuya vererek,Tanrıya gücenip de posta koyarak vaktini harcama.Vade işi bunlar,ne kadar yatırım o kadar kâr.
Gitmek için acele etme azizim, her hangi bir yerde bu söylediklerim hoşuna gitmese de,tam da yaşamayı sevdiğin yerde,gitmen gerektiği için gideceksin zaten.

Ölüm aşk gibidir azizim.Ne vakit geleceği,seni senden alıp gideceği hiç belli olmaz .
Şöyle anımsa düşün bak;onca insanlar gelmiştir yüreğine,yüreğine gelen insanlar gibi ömrün de daha çoktur ya hani gençsin bulmuşsundur hep bir bahane…Türlü bahanelerle,korkuyla kaçarsın seni sevenden,aşktan,sevmekten,sevişmekten..Hoyratça üstünü örtersin hep sebeplerin.Kafama göre özgürce takılıyorum,tadına varıyorum sanırken hayatı biri gelir çakılıverirsin yerine,kımıldayamazsın,kaçamazsın, gözlerine baka kalırsın, soluğun kesiliverir aniden.Sonra bulamazsın bir bahane, sevmeye başlarsın,sevmişsindir kaçmak istemezsin artık sevdiğinden.
Yaşamayı sevmeye başladığın an da,seni senden alıp götürmeye gelecek işte biri.Ve sen istesen de istemesen de artık aşıksındır Azrail’ine.

Vakit erken,kalplere pranga vurup daha çok iş var yapılacak derken,affetmeyi bile ertelerken,bir de bakmışsın yürekte onca kin ve nefretle kalbini temizleyemeden ölüvermişsin aniden..
Dedim ya;ölüm aşk gibidir işte.Ne vakit geleceği,seni senden alıp gideceği hiç belli olmaz.

Yaşamak da benim şu elimde tuttuğum kahve gibidir işte azizim,içtikçe tadına doyum olmaz.

Ne demiş Cemal Süreya ; Mutlu uyumak lazım azizim,Madem uyku yarı ölüm halidir.

Evet anlıyorsun bak,uykusuzluk bana bahane…Mutsuzluklarım ise şahane.

Mutlu olmak için içiyorum bu katran karası gecenin kahvesini de.

Sen mutlu et yanı başındakini mutlu uyusun.Yok mu yanı başında mutlu edeceğin kimse ?
O halde ara ve sesini duyurarak mutlu et ve onun mutluluğuyla mutlu ol.
O da mı yok ?
Desene sen de bizdensin.
Geceler bizim..Üstelik bugün de en uzun gece…
Yine gündüz bizden intikam alıyor..
Hadi yap bir kahve…Kendini mutlu et..

Bir kaşık GECE,bir kaşık AŞK ve alabildiğine HECE….

cms

 

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

BEKİ İKALA ERİKLİ İÇİN YAZILMIŞTIR.


1337600_7b0bb070d080cdf554b2d1f775b54cf2_640x640
maxresdefault58543f99f0dc1e51244e1ec5

Meleklerle yaşamak adlı kitabının yazarı sevgili Beki İkala Erikli’nin öldürülme sebebi ne acı ki yazmış olduğu kitapları çıktı…Ruh hastası olan katil Sinem Koç’un verdiği ifade ise ; “Bunun kitaplarını okuduktan sonra akli dengem bozuldu. Kitaplarında meleklerden bahsediyordu. Ne meleği, kendisi bir şeytan. Başkalarına zarar vermesin diye öldürdüm” şeklinde.

O kitapları bizlerde okuduk görülüyor ki bizlerin akli dengesi gayet yerinde,”o kitap dünyada bir tek senin mi akli dengeni bozdu ey zalim” demek istiyorum.
Diğer yandan Beki İkala’nın hakkında atıp tutan 2 yıllık psikologluk eğitimi almış yeni yetme psikologlar bu vaka hakkında yorum yaparak, kendilerini insanlığa adamış,yardımsever eğitimli yaşam koçlarını tıbbın ve bilimin yanında küçük düşürerek,isim yapma ve prim yapma derdindeler.Bu da ayrı üzücü bir durum.Yaşam koçları öyle hacamatçılar gibi Allah ne verdiyse diyerek bu işi yapmıyorlar. En az dört senelik bir üniversite diplomasından başlayarak ,yurt dışı ve yurt içi çeşitli eğitimlerden geçerek onaylı kurslardan geçiyorlar.Üniversitelerde Psikoloji ve rehberlik gibi bölümler olsa da yaşam koçluğu diye bir bölüm henüz olmadığı için psikologlar bu meslek alanını hakir görmekteler.Velevki Devlet yaşam koçları için mesleki yeterlilik ruhsatı vermiş olsaydı Beki İkala Erikli’yi tıbbın ve bilimin yanında 2 yıllık psikologluk eğitimi almış olan psikologlar küçük düşürebilecek miydi.
Burada “bir insan ölmüş insan” diyorum.Hatta öldürülmüş,yaşam hakkı elinden alınmış..Öldüreni bu masum kılmaz.Gerçeği değiştirmez.Kaldı ki Beki İkala Erikli’yi çok yakından tanıyan meslek grup arkadaşları olsun,yakın çevresi olsun kitaplarını okuyan bir okuyucudan yada kendisini hiç tanımamış oldukları halde arkasından atıp tutan psikologlardan daha iyi tanırlar.
Beki İkala’nın asistanından alınan bilgiye göre merhum en son “içime şeytan girdi” diyerek kapısını çalan bir hastasına yardım ediyormuş.Evet Sinem Koç adlı katilden bahsediyorum.Şimdi yakalandıktan sonraki ifade ile Beki İkala’nın yardımını almak için başvurduğunda ki sözler arasında bağlantı kuruyorum.Kişi eğer okuduğu kitaptan ötürü akli dengemi yitirdim diyorsa bunun düpedüz bir yalan olduğu çıkıyor ortaya.İlk müracaatında yardım alma bahanesinde zaten hayır yok.Eğer ki psikologlar Beki İkala’nın kapısını çalan hastaları bilime emanet etmesini söylüyorsa tıp bilimine emanet edilmiş hastalardan da bahsetmemek olmaz.
İçine şeytan girdiğini söyleyen kişiler günümüz şartlarında metamfetamine maruz kalmış kişilerdir.Çünkü kişiler ufak bir deprasyon,bunalım meselesinde hemen psikiyatrinin yolunu tutup ilaç kullanımına başlıyorlar.Tıpkı buradaki katil gibi.Tıptan fayda bulamayınca Beki İkalaya geliyor.Zaten katilin fiziksel görünümü metamfetamine maruz kaldığını apaçık ortaya seriyor.Kilo kaybetmiş bir beden,saçlar 3 numara ve ifade verirken bile saldırgan tavırlar içermekte.Bu konu hakkında daha önce yazdığım”Bir Depresiflik İlaç Almaya Geldim” adlı yazımda bahsetmiştim.İşte o yazımdan bir kesit
“Çözüm olarak ufak boyutta bir anksiyete bozukluğu da olsa, ille ilaç kullanımı gerekiyorsa,ruhsal davranış bozukluklarının kliniklerde gözetim altında muntazam bir biçimde hasta yatışı yapıldıktan sonra çocukluk evrelerinden incelenip,ele alınıp tedavi edilmesi lazım.

Depresif durumlar,panik atak gibi rahatsızlıklar atlatan insanların ciddi etkilere sahip olan bu ilaçlarla evine gönderilmesi bence büyük tutarsızlık…
Uykusuzluk için giden bir hastaya verilen Serequel gibi ilaçların,hatta kalp krizi geçiren insanlara bile verilen Xanax gibi,Lustral gibi,Paxil gibi kaygı ve endişe giderici ilaçlar çok dikkat isteyen ilaçlardır.

Düzensiz içiminde 1 gün unutulup ertesi günü içilmesi dahilinde ilaç ters etkiye başlayarak davranış mod bozukluğuna dönüşüyor,kişi bunu fark edemiyor tabi,aile yakınları kişiyi daha rahatsız davranışlarda görmeye başladığında farkına varamıyor,ilaç içimi için daha çok baskılıyor hastayı.Düzensiz içimle yine uzun süre kullanımında ise; hasta ilaçlarını daha beter alkol yada uyuşturucu gibi ek maddelerle kullanmaya,ihtiyaç duymaya başlıyor ve halüsülasyonlar yakasını bırakmamaya başlıyor.”
Katilin “içime şeytan girdi” demesi de işte bu noktada başlıyor.Akli dengesi zaten bozulmuş olan şahıs Beki İkala’nın kitabını okuduktan sonra ondan yardım istiyor.
Şimdi ben o 2 yıllık psikologluk eğitimi almış olan tıp ve bilime güvenerek “hastalarımızı yaşam koçlarından korumak zorundayız” diyen (ismini vermeyeceğim ) o yeni yetme doktor arkadaşa sormak istiyorum metamfetamin bu kadar zararlıyken halüsülasyon gördürürken,kilo kaybettirirken,cinayet işletirken bu insanlara çok güvendiğiniz tıp neden ilaçları yazıp hastaları evine postalıyor ?
Neden kliniklerde doktor gözetiminde tedavi edilmiyor.?
Neden sabah akşam içeceksin şu gün yeniden gel diyerek toplumun içine başıboş salınıyor bu insanlar ?
Yaşam koçlarından hastaları korumayı düşüneceğinize,bir ruh hastası tarafından öldürülmüş iyilikleriyle başarısıyla,güzel davranış ve iyilik ikonu olmuş bir insanın arkasından atıp tutarak prim yapmayı düşüneceğinize sizler önce insanları tedavi etmek için kullandığınız uyuşturucu içerikli ilaçlardan koruyun.
O zaman toplumu da bu katillerden korumuş olursunuz.
İlaçları kontrolsüzce insanlara teslim edip,içti mi içmedi mi durumunu gözetmeden,ilgilenmeden salarsanız topluma, haliyle ruh hastaları tıptan umudunu keser Beki ye de gider Bekir’e de..
İnsanlara ilaçları sırf ilaç ticaretinden komisyon almak adına yazıp gönderirken malum bir ruh hastasının da gelip siz psikologları,psikiyatrileri öldürmeyeceğini ne biliyorsunuz ?

İnsanlar bilinç altlarındaki kirlilik yüzünden mutsuzlar,huzursuzlar,başarısızlar ..Bilinçaltındakileri metamfetamin içerikli,dopamin salgılasın diye verdiğiniz kokain içerikli boktan bir deprasyon ilacı mı temizleyecek ?
Yaşam koçlarını tanıdığımdan bu yana sevgi dolu ilaçsız bir dünyam var benim.İnsanları,yaşamı daha çok sevdim ben,empati yeteneğim daha bir arttı,bir çoğunun uyuşmuş algısının aksine algım daha da yükseldi.Düzgün nefes alış verişlerim sayesinde oto-kontrolüm düzene girdi.Manyetik zekamı uyuşturmadan kullanabilmeyi yaşam koçlarından öğrendim.Müzikler arasına yüklenmiş subliminal kodlarla ruhumu temizleyebilmeyi öğrendim.Düşünce gücümü kullanmayı öğrendim.
Kendimi psikolojik sorunlar için kapitalizmin köpeği olmuş tıbba kaptırmadığım için ve sevgili Beki İkala’nın kitabına sahilde bir bankta unutulmuş olarak rastladığım için,o kitaba sahip olduğum için kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki..
İyi ki okumuşum o kitabı..İyi ki yazmış..Ruhu şad olsun.Bu kadar faydalı olan bilinçli,bilgili bir insanı acımasızca katledildiği halde bugün karalayanlar ve arkasından atıp tutanların da dili kopsun diyorum.

Ve Mevlana’nın bu sözü de bu yazımı okuyup paylaşanlara dip not olsun.
“Yol kesenler olmadıkça, lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça, sabırlılar, gerçek erler, yoksulları doyuranlar nasıl belirir,nasıl anlaşılır?

Cansel Işık

Facebook'ta Paylaş

Paylaş

AŞK AKILLI BİR ADAMIN ELİNDE İSE

f46

“Psikojenez prensibine göre temelde tek yanlışın var” dedi.
“Nedir o ? ” dedim
“Senin gibiler pek kimsenin işine gelmez” dedi.
“Neden ?” dedim.
“Haddinden fazla akıllısın” dedi.
“Biliyorum hiç iyi değil bu durum” dedim.
“Aptalı oynarsın ama akıllı olmaktan yine kurtulamazsın”
“Çünkü sen aptalı oynadıkça içini kurtlar kemirecek.” dedi.
Hemen ilave ettim;
“Bir de bakmışsın etrafımda bir kaç tırtıl sürüngen,kalbimi öğlen yemeği, beynimi akşam yemeği yapma niyetindedir değil mi ? ” dedim.
“Seni bu yüzden seviyorum fakat özlediğin aşka da işte bu yüzden hasret bırakıyorum,çünkü sen kendin gibi akıllı adamları seviyorsun, lakin aşk akıllı bir adamın elinde ise,sistem akıllı bir kadına göre işlemeyecektir ” dedi.
O gözlerime bakarak sigarasını yaktı,bende suratına dahi bakmadan kahvemi yudumladım.

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Paylaş

TECAVÜZ DE SAP-SAMAN AYIRIMI

s-29e5418591d6a5a64bff759bf7aabb3acbf5c55e

Resmen ülke de tecavüz konusunda beyin illüzyonu yaşanılıyor.Halkın algısı zaten pelt.
Mevzu başka yere götürülmüş.Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedenle Tecavüz eden TECAVÜZCÜLERE af falan yok.
Öyle saçmalık mı olur.13 yaşında markette çalışan bir çocuğa 14 kişi tecavüz etti.Şimdi bu 14 kişi aynı zamanda evli ve mahkeme sürüyor.Bu 14 kişi o kızla evlenebilir mi ? 
Bu yasa 16/11/2016 tarihinden önce daha çok yaşı tutmayan, ailesinin rızası ile yada rızası olmadan kaçarak evlenmek istemiş fakat yasalar gereği resmi haklara sahip olamamış,aynı zamanda herhangi bir engel çıkmasın,bizi ayırmasınlar diye çocuk yapmış yaşı küçük genç çiftleri kapsıyor. 
Bundan evvel bazı geri zekalı ana-babalar (tövbe estağfurullah ) köylerde,doğu da ,metropol de hiç fark etmeksizin okumaya yüzü olmayan,ya da ailesi başında olmayan yaşı küçük kızları bu durumlara az mı soktular.Sonra yasa o bilincinde olmadan aile kurmaya kalkmış o erkek çocuklarını da,onlara yardım eden aile ve aile yakınlarını da çocuk istismarından ve tecavüz davasından yargılayarak gerekli cezayı verip hapse attı.
Burada sapla saman hikayesi var.O yaşı küçük evliliklerden olan çocuklara devlet el koydu.Anne ve babadan yoksun kalıyorlar.Aile olmaya çalışan yaşı küçük anne tecavüze uğramış olmasa bile kamuya düşen dava da yaşı 18 altında olduğu için mağdur olarak değerlendiriliyor,aile olmaya kalkmış 18 yaşında yada 20 yaşında bir erkek çocuğu da aile onayından destek alarak bu yasal olmayan evliliği yapmış olsa bile,zor kullanılmış tecavüz olmasa bile devlet bu tip evlilikleri 16/11/2016 dan sonra asla kabul etmeyeceği gibi bundan önceki ceza evinde bu suçtan yatanların bu yasa ile aftan faydalanıp ailesinin başında bulunmasını kadın ve çocuğunu bir arada tutmaya,mağduriyetleri gidermeye çalışıyor..Türkiye de bu şekilde çocuğunun babasını ceza evinden çıksın diye bekleyen ve çocuğunu esirgemeden alabilmek için gün sayan çok insan var.

Şayet Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedenle TECAVÜZ varsa en ağır suçlu durumunda cezalandırılacak olanlar ayrı.
Yani SAPLA SAMAN ayrılıyor.

Bana göre sapla samanı ayırdıkları sürece sorun yok.Bu çok hassas bir konu.Bahsettiğim durumları yaşayan yasaya göre zorla tecavüz olmasa bile yaşı küçük evlenip çocuk yapmış yaşı küçük kızın kocası yasaya göre çocuk istismarı ve tecavüz davasıyla değerlendirilip içeriye düşmüş ve gelmişler 24 yaşına Adam halen ceza yatıyor.Kadın ve çocuk dışarıda zor yaşamın içinde…İşte o adamları çocuklarına ve eşlerine kavuştursunlar.Diğer tecavüz davalarına işlemesin bu durum.Ve sonra da idamı getirsinler.Ben bunu makul görebilirim.

Burada çocuk ön planda ve devamında erkek egemenliği sayesinde aile düşünülürken işin özüne gelirsek KADINLARIN HAKKI VE KORUNMASI için düşünülen bir durum tabii ki yine yok..

Önerge sunulur geri çekilir,yine saçma sapan gündem.Ve zaman gösterecek tecavüze uğrayanın biz olmayacağını ne biliyoruz ki.

HİÇ UMMADIĞIM KİŞİLERDE BUGÜN GÖRDÜĞÜM ALGI,VESVESE ve….ÇORBA..

Yarasın cümlemize…

Cansel Işık/Manyakaşkıngelini

Facebook'ta Paylaş

Paylaş